Pazartesi Notları #123

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 11:50

2

  • Geçtiğimiz hafta How I Met Your Mother'ın en azından bir sezon daha süreceğinin haberini aldık. Her ne kadar ülkemizde diziyi takip edenlerin büyük bir kısmı artık kabak tadı verdiğinden şikayetçi olsa da ben biraz farklı düşünüyorum. Evet, zaman zaman gerçekten kötü bölümlerle karşımıza çıkıyor ama karakterleri öylesine benimsemişiz ki artık bittiği an büyük bir boşluk yaratmasından korkuyorum. Yani Lily, Marshall, Barney, Ted, Robin artık ailemizden biri gibi olmuş. 8 sene yahu, dile kolay... Zaman zaman aile bireylerimizle de anlaşamadığımız anlar oluyor ama yanımızdan ayrılsınlar istemiyoruz. Hah işte, bu biraz da ona benziyor.
  • Son zamanlarda duyduğum anda sinirlerimi tepeme çıkaran bir reklam var. TT Net'in konuşan martılı reklamından bahsediyorum tabii ki. "Asıl siz özgürsünüz arkadaşım" dediği an televizyona en azılı düşmanımmış gibi bakıyorum.
  • Yıl olmuş 2013, Amerikan sineması hâlâ "işlemediği bir suç yüzünden hapse giren ana karakter" temalı filmler çekiyor. Yapmayın!
  • Muayenehanelerin bekleme odalarında hâlâ 10 sene öncenin dergileri mi bulunuyor acaba?
  • The Walking Dead'in çizgi romanını da dizisini de düzenli olarak takip ediyorum ama rahatlıkla söyleyebilirim ikisi de serinin video oyunu kadar başarılı değil. Oyunun senarist ve yapımcı koltuğunda yine Robert Kirkman var. Daha ayrıntılı bir yazı yazacağım ilerleyen günlerde.
  • Yani şimdi Amerika'da Sabahattin Zaim Üniversitesi vardı da Mark Zuckerberg mi gitmedi?
  • 2012 nihayet bitiyor. Geriye dönüp baktığımda - 12 Mayıs akşamı hariç - hiçbir şekilde mutluluk getirmemiş bir yıl oldu. Ebediyen çok insan kaybettim. Hayat bundan sonra çok daha zor olacak, biliyorum. Belki her gelen yıl bir öncekinden daha kötü izler bırakacak. Belki de 2012 kötü geçecek yıllar zincirinin ilk halkasıydı.
  • "Bir yanım tuz
    bir yanım şeker;
    tuzdan yanayım.
    Bir yanım toprak
    bir yanım deniz;
    denizden yanayım.
    Bir yanım ben
    bir yanım sen;
    senden yanayım..."


    Bedri Rahmi Eyüboğlu

Does S/he?

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:05

0



Gerçekten öyle mi?
Sever mi?
Bunca ölüm, silah, kan, tecavüz, şiddet, açlık varken tanrı sevmekten çok umudunu kesmiş bir görüntü sergilemiyor mu?
Depresif bir Pollyannacılıktan farklı değil pek çoklarımızın yaptığı.

He dostum he, tanrı çok seviyor hepimizi...

Yıllar Geçse de Üstünden...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:05

0

Hatırlıyor insan... Ve akıl erdiremiyor bir süre sonra ilkokuldayken hoşuna giden kıza utanmadan sıkılmadan yaklaşıp öpücük konduran bünyenin bir zaman sonra nasıl da sıkılgan bir hâle bürünebileceğine. Belki de aşk ile hoşlanmak arasındaki farktır işleri böylesine karmaşık kılan. Aşk genelde en yakın arkadaşınıza fısıldadığınız ve ertesi gün sınıfa girdiğinizde tüm gözlerin size odaklanmış olduğunu hissettiğiniz andır. En çok da O'nun... Sadece üzerine jiletle küfür kazınmış okul sıralarında değil, yıllar sonra çalıştığınız yerde de olan hep budur.

Yerin kulağı yoktur...

İnsanların ağzı vardır...

Pazartesi Notları #122

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:30

0

  • Son zamanların en güzel pazartesi günü bugün. Tabii ki bir sebebi var bunun. Dün gece saat 22.00 sularına doğru zihninizi bir zorlayın. Cevabı bulmak zor değil ;)
  • Uzun süredir Blogger'dan e-posta kutuma yağan spam yorumları engellemekten bıkkınlık gelmişti. Öyle ki yorum yapmayı kaldırmayı bile düşünmüştüm. Geç de olsa bunun önüne geçebilecek çözümü buldum. Spam yorumlardan kurtulmanın en basit yolu yorum ayarlarından kelime doğrulama seçeneğine bir "tik" atmak. Huzura erdim yeminle...
  • Bugün itibariyle Dexter'ın 7'nci sezonuna da nokta koyuyoruz. Anti-kahramanımız için işler içinden çıkılmaz bir boyuta erişecek gibi görünüyor.
  • The Hobbit: An Unexpected Journey'i vizyona girdiği gün izleme şansım oldu. Ben beğendim açıkçası. Özellikle Sauron'un Dol Guldur'dan atılması hikâyeye güzel yedirilmiş. Filmle ilgili ayrıntılı bir yazıyı ilerleyen günlerde blogda paylaşmayı düşünüyorum.
  • MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, TRT'nin önümüzdeki sene için aldığı Eurovision'a katılmama kararı üzerine "Türkiye'nin öncülüğünde Avrasyavizyon adında bir yarışmanın kurulması" önerisinde bulunmuş. Ayrıca yarışmaya katılacak ülkelerin Türkçe şarkılar söylemesi kuralını da eklemeyi unutmamış. Böyle bir projenin hayata geçmesi durumunda sponsoru da Samanyolu TV olur sanıyorum ki!
  • "Öyle bir ağlasam,
    öyle bir ağlasam ki çocuklar
    size hiç gözyaşı kalmasa.
    Öyle bir aç kalsam,
    öyle bir aç kalsam ki çocuklar
    size hiç açlık kalmasa.
    Öyle bir ölsem,
    öyle bir ölsem ki çocuklar
    size hiç ölüm kalmasa..."


    Aziz NESİN

Summer '93

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:05

0


Hamburger yerine kereviz yemek, kola yerine portakal suyu içmek, günde en az 2 litre su tüketmek, yürüyüş yapmak, güneşlenmek, yüzmek, bulabilirsek bizi mutlu edecek bir iş... Sağlıklı yaşamın sırrı bunlarmış. Yeni bir şey söyleyin bize! Mesela ne kadar sağlıklı yaşarsak yaşayalım geride bırakılan her günün tarih olduğunu söyleyin. 100 yaşına kadar da yaşasak sadece içinde bulunduğumuz günü yaşayabildiğimizi öğretin kafalarımıza vura vura. İki kere iki dört ediyor matematiğe sorarsanız. Fakat aynı matematik binlerce senenin aslında tek bir gün olduğu gerçeğini bir türlü açıklayamıyor. Neither do I!

Hepsi İz Bırakır...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 02:23

0



"Sevgililer... Bizim olanlar ya da olmayanlar, hepsi iz bırakır."

Alıntı #5

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:30

0

Çavdar Tarlasında Çocuklar (S: 198)

Pazartesi Notları #121

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 12:00

0

  • Üniversite yıllarındaki ders notlarım, yazdığım makaleler; Mario Levi'nin Yaratıcı Yazarlık dersi için istediği denemeler ve öyküler hâlâ bilgisayarımda mevcut. Geçtiğimiz günlerde can sıkıntısından bilgisayarı kurcalarken şöyle bir göz atma fırsatım oldu. Ders notlarım değil ama Mario Levi'nin dersleri için hazırladığım çalışmaların pek çoğunu aşırı bir özensizlikle yazmış olduğumu fark ettim. Şimdi olsa utanırdım o yazıları teslim etmeye.
  • Banyo sabununu duş jeline tercih ettiğim doğrudur.
  • Bir gün öleceğimi düşündükçe tekrar yapamayacağım için üzüntü duyduğum şeylerin başında Yüzüklerin Efendisi'ni tekrar okuyamayacak olmam geliyor. Gerisini aklıma geldikçe söylerim...
  • "Öteki dünya" diye bir şey varsa kesinlikle Orta Dünya gibi olmalı. Shire cenneti, Mordor cehennemi olabilir pekâlâ.
  • Ha, bu arada... Metis Yayınevi iyi ki var!
  • Fazıl Say'ın kalıp da Cüneyt Özdemir'in gitmiş olması ne kadar da ironik.
  • Halkın bankası olduğunu iddia eden bir bankanın ayrıcalık dağıtacağına dair yaptığı reklam filmi de en az bir önceki madde kadar ironik.
  • Muhteşem Yüzyıl, 2013 yılında yasaklanacakmış. Oldu olacak Samanyolu TV'deki ibretlik(!) hikâyeler de aynı kaderi paylaşsın. Nihayetinde o dizilere konu olan olağanüstü olaylara maruz kalanıyla karşılaşmadık henüz. Aynı mantıkla hareket edecek olursak bunun da adı insanları yanlışa yönlendirmek. Ben yapımcıların yerinde olsam dizi yayından kaldırılana kadar Süleyman'ı her türlü şaklabanlığa alet ederim. Hem doğru dediğimiz şey ne ki?
  • 1944 yılından bu yana İstiklâl Caddesi'nde hizmet veren İnci Pastanesi artık yok. Zabıta zoruyla boşaltılan pastaneden geriye sadece anılar kaldı. Baktığınızda geride bırakılan birkaç yılda Beyoğlu'nu Beyoğlu yapan değerlerden İstiklâl Kitabevi, Alkazar Sineması, Emek Sineması kapatılmış; bunların yerine caddenin tarihi dokusunun içine eden D&R'lar, Demirören Alışveriş Merkezi, sponsorlu sinema salonları açılmış... Bugün de İnci Pastanesi'ni zabıtalar eşliğinde boşaltıyorlar; muhtemelen yerine kısa bir süre içinde Starbucks kondururlar. Yıllardır sosyalistleri, komünistleri terörist olarak yaftaladılar. Peki şimdi biraz daha zenginleşmek uğruna tarihe, insanların hatıralarına tecavüz etme hakkını kendinde bulan kapitalist zihniyetin yaptığı terörizm değil de nedir?
  • Çocukluğumuzla özdeşleşen çizgi dizilerimiz vardı bizim. Ninja Kaplumbağalar, Küçük Golcü, Taş Devri, Looney Tunes, Tom ve Jerry, Scooby Doo, Laff A Lympics ilk aklıma gelenler... Özellikle cumartesi ve pazar sabahlarını iple çekmemizin yegâne sebebiydi bunlar. Güzel günlerdi... Günümüz çocuklarının yaratıcılıklarına katkıda bulunabilecek tek yapımsa maalesef Pepee! Artık o da ne kadar katkı sağlayabilirse. Bugünün çocuklarından yıllar sonra "Bizim zamanımızda bir Pepee vardı" cümlesini duyacağız. Vah ki ne vah!
  • The Truman Show psikolojisi diye bir şey gerçekten var. Uzun süredir ciddi ciddi bunu hissediyordum ama başıma son gelen olay "Yok artık" dedirtti. Yani bazı anlarda izlendiğim duygusuna kapıldığım ya da girdiğim bir mağazada az evvel mırıldandığım şarkının çalması sıklıkla karşılaştığım şeyler olduğu için artık alıştım bu durumlara. Fakat geçtiğimiz günlerde sokakta kolumdan tutup "Anıl sen misin?" diye soranıyla da ilk kez karşılaşıyorum. Bu olayı garip bulmamın sebebiyse kolumdan tutan adamın bir an sonra "Pardon, başka biriyle karıştırdım, kusura bakmayın" demiş olması. Hayır yani sokakta tutup çevirdiğiniz kaç kişinin adı Anıl olabilir ki? Ayşe, Fatma, Mehmet, Ahmet kadar yaygın bir isim değil nihayetinde! Bu hayat sadece bana oynanan bir oyunsa çıkın artık, hiç komik değil!
  • "Sızım sızım
    aşksızım

    Geçen gün Figen telefonda bana:
    'Aşk var mı?' dedi
    'yok,' dedim
    'aşk sana çok yakışıyor,' dedi.

    Sesi yalansız, saydam
    bu nedenle daha çok işleyen sızı

    'Keşke olsa,' dedim
    olacak yerlerim azaldıkça
    sızım sızım

    Telefonu kapattıktan sonra
    bütün aşklarımla yalnız kaldım"


    Murathan MUNGAN

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 81

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:50

0

"Whenever I try to remember my dreams, I always turn them into stories. But dreams are like life. You can't catch it with your hands because you can't catch something you don't really see. If you believe in your dreams, you could be sure that any force, a tornado, a volcano or a typhoon, wouldn't be able to knock you out of love; because love exists on its own."
(Arizona Dream - Johnny Depp)

Yürüyelim Arkadaşlar

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:45

0

05.12.2012 // SC Braga: 1 - Galatasaray: 2

Gülmeyi unuttuğumuz anlarda, sağ olsun, Galatasaray hatırlatıyor...
Yıllar sonra... Hak ettiğimiz yerdeyiz!

Hodejegerne

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:20

0

"How much is your reputation worth?"

Komünist bir sistemde yaşamıyorsanız bu sorunun net bir cevabı yoktur. Ancak kapitalist düzenin belli başlı unvanlara ve meslek sınıflarına biçtiği bir değer mevcuttur. Net olarak bilinmese de herkesin toplum önündeki yerine, sınıfına (maalesef), meslek grubuna bakarak tahmin edilebilecek aşağı yukarı bir değeri mutlaka vardır. Gündemden hiç inmeyen bir popüler müzik performansçısının ikâmet ettiği ultra-lüks konut dikkat çekmez, çünkü o kişinin içinde bulunduğu piyasada dönen para hakkında az çok fikir sahibisinizdir. Peki ya aynı bir önceki örnekte bahsi geçen konuta bir insan kaynakları uzmanı sahipse ne düşünürsünüz? Muhtemelen yılbaşı özel ikramiyesinde şansı yaver gitmiştir. Ama yok, öyle olsa mutlaka duyardınız.

Ali Ağaoğlu'nu bile kıskançlıktan çatlatabilecek bir eve, dünyanın en güzel kadınına (huyu da güzel elbette), son model bir arabaya, erkeklerinin boy ortalaması 1,82 olan Norveç'te 1,68 boya sahip bir insan kaynakları uzmanıdır Roger Brown. Başta sorduğum soru ise film başlarken Roger'in kendisine sorduğu bir soru aslında. Bir insan kaynakları uzmanına göre fazla lüks bir hayatı vardır ve istediği/isteyebileceği her şeye sahiptir. Bu kurulu düzeni devam ettirebilmek içinse bir güvenlik şirketinde çalışan arkadaşının da yardımıyla sanat eserleri çalıp, bunları karaborsada satmaktadır. Roger'ın ederi budur işte. Bir galeri açılışında tanıştığı Clas'ı gözüne kestirir. Çünkü Clas hem çalıştığı şirketin aradığı adamdır hem de çok değerli bir tablonun sahibidir. Roger büyük vurgunu için planını incelikle yapar fakat Clas'ın geçmişine dair bilmediği pek çok gerçek aydınlandıkça kendisini hiç beklemediği bir keşmekeşin içinde bulur. Sonra... Sonrası spoiler.
Son birkaç senede Norveç sinemasının hatırı sayılır bir yükselişte olduğu su götürmez bir gerçek. Öyle ki bu ivmeyi sadece festival sineması seviyesinde görmüyoruz. Hodejegerne gibi ortalama sinema izleyicisine de hitap edebilecek; hatta bunu yaparken Hollywood'un bile dikkatini çekebilecek yapımlar da üretiyorlar. Türkiye'de 2011 yılında Kafa Avcıları olarak vizyonda kendisine yer bulan ama hak ettiği ilgiyi bir türlü çekememiş olan bu film, Norveç'te tüm zamanların en yüksek gişe oranına ulaştı. Haliyle sinemanın tekelini elinde bulunduran(!) ve ne hikmetse bu sektördeki tüm yaratıcılıklarını yitirmiş ABD'li yapımcılar ellerini çabuk tutup filmin yeniden çevrimi için tüm hakları satın aldılar. Zira son yıllarda en iyi yaptıkları iş bu: Önce Uzak Doğu pazarı, şimdilerde Kuzey Avrupa...

Dram ve kara mizah öğelerinin de yer yer zekice yedirildiği film, geniş çerçeveden bakıldığında daha çok gerilim temasını ön plâna çıkarıyor. Sağlam senaryosunun yanı sıra ustalıkla işlenmiş kurgusu sayesinde seyircide her dakika farklı bir merak duygusu uyandırıyor ve filmin sonuna kadar karakterler hakkında kesin bir yargıya varılamıyor. Özellikle aklımda kalan iki sahne var ki uzun zamandır izlediğim pek çok filmde böylesine gerildiğimi, bir an önce sonuçlansın istediğimi hatırlamıyorum. Bunda tabii ki en büyük pay harika ama kesinlikle abartıya kaçmayan oyunculuğuyla Aksel Hennie'ye ait. Nihayetinde tüm doneleri üst üste koyup topladığımızda elimizde saplantılara, korkulara, hırsa ve aşka dair başarılı bir gerilim filmi buluyoruz.

Alıntı #4

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:00

0

Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği (S: 83)

Pazartesi Notları #120

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:30

0

  • Öyle sanıyorum ki eğitim sistemimizin tek sorunu kılık kıyafetmiş. Her gün aynı kıyafeti giymek zorunda kalacak çocuğun yaşayacağı psikolojik travmanın hesabını bu düzenlemeyi yapanların düşünebilecek kalibrede olduklarını sanmıyorum zaten. Okul çağındaki çocukların bedeni üzerinden siyaset yapmak; bu siyaseti "vücut hatlarını belli eden şort, tayt gibi kıyafetler ile diz üstü etek, derin yırtmaçlı etek, kısa pantolon, kolsuz tişört ve kolsuz gömlek giyilmeyecek." gibi mide bulandırıcı bir madde ile yapmak düşünme yetilerinin ne üzerine çalıştığını göstermiyor mu? Düzenlemenin açıklamasını okuduğunuzda görüyorsunuz ki yasak olan her şey kız öğrencilere yasak. Off ulan off!
  • Gün geçmiyor ki ülkede yeni suni gündem patlak vermesin. Patriotları gündemden düşürmenin en güzel yolu tabii ki başbakanın dikkatleri bir TV dizisine çekmesinden geçer. Yani dünyanın başka hangi ülkesinde bir başbakanın çıkıp da TV dizisi eleştirdiğini, hatta yetkilileri gereğini yapmaya davet ettiğini görebilirsiniz! Ecdadı 30 yılını seferde geçirmiş de falan da filan da... Amerika'daki hocasına göre ise bu rakam 44. Ama tarihçilere sorarsanız size doğru sayıyı veriyorlar: 8 sene! Aslında bunlara takılmamak lazım. Dizinin adı bile Aşk-ı Derûn iken kime neyi anlatıyoruz ki? Adamlar basbayağı haşmetli(!) padişahın saray içindeki yaşamını konu almışlar ve bunu da dizinin adında belirtmişler. İzlememek gibi bir seçenek varken - ki göz ucuyla baktığını dahi düşünmüyorum - "beğenmedim, değiştirin" demek ancak Türkiye Cumhuriyeti başbakanına yakışır zaten. O Patriotları da koyuyorlar ya, birileri Ahmet Davutoğlu'na söylesin de artık ağlamasın bir zahmet.
  • Çocukluğumda bir meyvenin çekirdeğini yutarsam o meyvenin içimde filizleneceğine inanırdım. Siz inanmaz mıydınız?
  • Her sene olduğu gibi bu sene de pek çok yabancı diziyi biriktirerek izliyorum. Hafta hafta beklemek bir hayli sancılı oluyor. Hiçbir dizi Lost kadar bekletmedi o ayrı.
  • Six Feet Under, kanımca HÂLÂ gelmiş geçmiş en iyi dizi. Ülkemizde DVD'sinin bulunamıyor oluşu ise can sıkıcı.
  • The Hobbit: An Unexpected Journey için geri sayım devam ediyor: 10 gün!
  • Hayranı olduğum Starsailor'un solisti James Walsh eylül ayında çıkardığı Lullaby isimli solo albümünü 17 Ocak 2013'de Babylon'da canlı canlı seslendirecek. Not edilecek, et!
  • catwalkman.blogspot.com Güzel blog. Harika bir müzik zevki.
  • Geçtiğimiz hafta okuduğum bir habere göre bundan sonra orduda eşcinsel olmak en büyük suç kabul edilecekmiş ve eşcinsel olduğu tespit edilen subaylar görevlerinden azledileceklermiş. Adam öldürmenin şeref sayıldığı bir kurumda en büyük suçun eşcinsellik kabul edilmesi de eşcinsellerin gururu olsun.
  • Son zamanlarda Facebook'ta yayınlanan hemen hemen her şiirin altında Can Yücel imzası görüyorum. Üstelik bu şiirlerin büyük bir çoğunluğu Can Yücel'e ait değil. Her ortamda dobralığıyla hatırlanan büyük şair bugünleri görse cevabı çok net ve ağır olurdu.
  • Pazardan pazara NTV'de Refika Birgül'ü kaçırmayın derim.
  • "Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?
    Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.
    Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
    yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu
    öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.
    Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.
    Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,
    -deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
    denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük
    bir boşluk bırakıp sonra da arkasında
    kalktı.
    Biz işte o zaman gördük onu
    ve çekilen denizi.
    O zaman çıktık kendimizden.
    Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök."


    İlhan BERK

Acılarımız Hayrolsun

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:32

0

Postanedeki işimi hallettikten sonra hızla geçtim caddeyi. Ayaklarımdaki ağrıdan değil ama biraz da aceleden sağdaki ilk sokağa girdim. Eğer ki bir yere kestirmeden ulaşmaksa hedefiniz bu dar yollar her zaman işe yarar. Hayatın kendisine de kestirmedir aslında sokaklar. Yaşamın belli başlı temel kurallarını her insan çocukluğunda sokakta öğrenmiştir. Neyse, sokaklar her halükârda iyidir ve benim anlatacağım şey sokakların iyiliği değil.

Çocukluğumdan kalma bir manzara vardı karşımda. Taşlardan yapılma iki kale ve arabanın altına kaçmış bir topu tekmeleriyle çıkarmaya çalışan ufaklıklar. Bir tanesi kenarda oturmuş; ağlıyor. Top sahibi oynamasına izin vermediği için değil pek tabii. Nihayetinde bir çocuk ancak "düşmek" fiili vuku bulduğunda ağlar; ya annesine güç bela aldırdığı dondurması düşecektir yere ya da kendisi. Sağ dizinden akan kan yeni olduğu her halinden belli olan ayakkabısını kırmızıya boyamış. Arkadaşları arabanın altından çıkardıkları topla çoktan hayallerinin peşinde koşturmaya başlamışlar. Yalnızlık zor zanaat. Hele hele çocuksanız daha da zor.

Fiziksel acı insanı ancak çocukken ağlatabiliyor. Yaklaşık 4 sene evvel (vay arkadaş, o kadar olmuş mu) sol köprücük kemiğimi kırdığımda farkına vardım bu durumun. Bugüne değin fiziksel olarak hissettiğim en yoğun acıydı ve ben ağlamamıştım. Ağlamak istemiştim ama yapamamıştım. Yaşı ilerledikçe insan anlıyor ki onu artık sadece ruhsal acılar ağlatabiliyor. Pirinç tanelerini kıskanıyorum bazen. Bir eleğin içinde kötü olanlarından ayrılabiliyorlar ve ortaya kusursuz bir pilav çıkıyor. İnsanlar için de bir elek olmaması büyük kayıp bence. Düşünsenize canımız istediğinde giriyoruz içine ve puf(!); diğer tarafa gereksiz acılarımızdan arınarak bambaşka bir şekilde geçiyoruz.

"Puf" ne lan!

Just for a While..

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:42

0



"...
 Hold me in your thoughts, take me to your dreams
touch me as i fall into view
when the winter comes keep the fires lit
and I will be right next to you

Keep me in your heart..."

Pazartesi Notları #119

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:15

0

  • Bir itirafla başlayalım: İnternet ortamında kullanmakta olduğum nick kabul ediyorum ki ergenlikten kalma ve sırf sürekliliği bozmamak adına değiştiremiyorum. Tanıyan az buçuk insan bu kullanıcı adı ile tanıdı beni. Yine de bir yerlerde "morannon" ya da "osgiliath" gibi kullanıcı adlarını görürseniz, onlar da ben olabilirim. Olmama ihtimalim de az değil.
  • Eskiden Blogger hep dutluktu. Farklı bir büyüsü vardı işte. Güzel insanların evi gibiydi. Özellikle birkaç sene öncesine kadar Blogger'da bulunmaktan büyük keyif aldığımı hatırlıyorum. Birçok da arkadaş edindim ama ben onları pek çoklarının gördüğü gibi "sanal arkadaş" olarak görmeyi yok sayıyorum. Gündelik yaşantımızda gittiğimiz okulların, çalıştığımız iş yerlerinin,yaşadığımız mahallenin bizlere dayattığı zorunlu arkadaşlıklardan çok daha fazlasını verdiğini düşünüyorum ben. Sormazsınız ya, "neden" sorusuna da cevap vereyim. Şöyle ki; burada siz bir ilgi alanı yaratıyorsunuz ve sizin kim olduğunuza dair zerre fikri olmayan insanlar yaratmış olduğunuz alan dolayısıyla sizinle iletişime geçiyor. Herhangi bir zorunluluk yok yani ortada. Demem o ki; pek çok Blogger bir vakit bana çok büyük iyilik etti farkında olmadan. Şimdi o güzel Blogger'lar o çirkin Tumblr'lara binip gittiler... Çok ayıp ettiler!
  • Hayatı Holden Caulfield tadında yaşamak istiyorum. Fakat istemek hiçbir şeydir, biliyorum; harekete geçmek her şey.
  • Yıl olmuş neredeyse 2013, Çelik bile değişmişken bir türlü değişemeyen o kadar insan var ki. Çelik'in değişmesini de ağza çok sakız ettik, farkında değilim sanmayın.
  • Özel bir havayolu şirketinin "Kızınızın ismini en yeni uçağımıza verelim" gibi aşırı seksist ve aynı oranda iğrenç bir kampanyası var. Sanıyorum yeni uçağın halk arasında yaygın olarak kullanılan "kız gibi" sıfatına layık olduğunu düşündükleri için bu yolu seçmişler.
  • Bazen hiç mutlu olamayacağınızı hissettiğinizde öyle bir an geliyor ki duygularınız 180 derece değişebiliyor. Geçtiğimiz hafta sonu Felipe Melo'nun son dakikada kurtardığı penaltı da böyle anlardan biri işte. Galatasaray da olmasa 'umut' ve 'mutluluk' kelimelerinin anlamı için sözlüğe bakardık pek çoğumuz.
  • Hükümet CERN'den elini ayağını çekmeye karar vermiş. Bilime yatırım yapana kadar diyanete milyarlar harcarız, değil mi ama!
  • Tekrar izlemek lazım: Los lunes al sol (Güneşli Pazartesiler). Hatta abartıp hayatımızın filmi yapmalıyız birçoğumuz.
  • Bu haftayı da Özdemir Asaf ile kapatalım; sağlıcakla:

    "Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
    inanırdım saadetli yolculuklara;
    adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz
    Bütün hızımla koşardım dalgalara
    o zaman beni görseydiniz...

    Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
    beni o zaman görseydiniz
    siz de gelirdiniz peşimden

    Ama şimdi şu akşam saatinde
    son liman kendim, bu döndüğüm;
    bilmiş, bulmuş, anlamış
    hatırımda, bir vakitler güldüğüm
    yoluna can serdiğim o kaçış

    Şimdi, şu akşam saatinde
    dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış
    denizlerin doymayan sahilinde."

Alıntı #3

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:46

0

Dövüş Kulübü (S: 28)

Yağmur

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:45

0


Not et! Yağmurlu bir gecede şehirler arası bir yolculuğa çıkmadan evvel çantaya atılacak bir Bülent Ortaçgil şarkısı her şeyi daha güzel kılar. Yağmur iyidir...

Her şey olur,
her şey büyür,
her şey geçer,
hayat kalır...

Uyanmak Gerek

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:30

0


Dünya zalimin, zenginin olsun
Cehennem kötünün, cennet iyinin olsun
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
sevgili bizim olsun, canı canımız olsun.

90'lı Yıllar #17

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 02:00

0

"Dön Bak Ayna'ya" belki harçlıklarımdan ayırıp satın aldığım ilk albüm değildi ama çok rahatlıkla söyleyebiliyorum ki dinlemekten en çok eskittiklerimden biriydi. Ortaokulda olmalıyım o yıllarda... Yaşıtlarımın durumu neydi bilemiyorum tabii ama o vakte kadar aşk kelimesinin lugatımda yeri olmamıştı. Haliyle her türlü entrika ve sevda masalının kendine kurulacak bir köşe bulduğu şarkılara kendimi nasıl kaptırıyordum, hâlâ hatırladıkça şaşar kalırım. Bilimadamlarını geç de olsa bu durumu araştırmaya çağırıyorum.

Bu yazının öznesi olan şarkının klibiyle başladı tabii benim Ayna'ya olan hayranlığım. Kral TV'nin arabeskin dibine vurmadığı, mütemadiyen (bu kelimeyi de öyle bir seviyorum ki) popüler Türk müziğinden seçkiler sunduğu yıllardı. Uzatmayayım, "VJ Bülent'li yıllar" desem 'şıp' diye hatırlarsınız aslında.

Neyse... Açıkçası şarkı da klip de beni can evimden yakalamıştı. Şarkının ve özellikle sözlerin neden bu kadar etkilediğini anlamadığımı başta da belirtmiştim ama özellikle gazetelerin üçüncü sayfasından arak bir senaryoyla karşımıza çıkan klibi sahne sahne ezberleyecek noktaya gelmiş olduğumu da şimdi öğreniyorsunuz. Yıllar geçtiktan sonra anlıyorum ki güfte konusunda hakikaten başarılı olan bir şarkının böylesine alakasız bir kliple pazarlanması büyük hata. "90'lı yıllar geçiş dönemiydi" derler ya, bok yemişler afedersiniz. Klipleri atın bir kenara, o yıllar Türk popüler müziğindeki gerek güfte gerekse beste kalitesini günümüz popüler müziğinde bulmak mümkün değil.

Hani yaşımız kemâle erdi... Şarkılarda ilk aradığımız şey müzik değil artık. Satır satır seçiyoruz şarkılarımızı. Kendimizden, yaşanmışlıklarımızdan bir şeyler bulamazsak sahiplenemiyoruz eskisi gibi. Albümün üzerinden geçen 14 senenin ardından rahatlıkla söyleyebiliyorum ki Sen Unutma Beni bana ilk günkünden daha az haz ve duygu yoğunluğu vermiyor. Belki de duygusal gelişimime ciddi ölçüde katkı sağlayan bir ayna oldu. Ayna'ya selam olsun...
-------
Pek çoğumuz "Ayna'daki kel adam" olarak tanıdık Cemil Özeren'i. Hatta 2 gün önceki vefat haberine kadar büyük bir çoğunluk için hâlâ öyleydi. 2012, çocukluğuma ait çok fazla şeyi ve insanı kaybettiğim bir yıl oldu/oluyor. Büyüyoruz... Büyüdükçe etrafımızdaki güzellikler azalıyor. Bir zamanlar bizi mutlu etmeye yeten ufak tefek detaylar bile hatırladıkça can sıkmaya başlıyor. Ve neyi anlıyorum biliyor musunuz? Anılar hiçbir işe yaramıyor!

Öncesi ve Sonrası

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:10

0


Soldaki fotoğraf Hakan Şükür milletvekili seçilmeden öncesine ait; sağdakiyse seçildikten sonrasına... Bilimadamları midenin sindiremeyeceği tek maddenin elmas olduğunu söyler. Yalan!

Sinnerman

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:33

0



"Günahkâr adam, günahkâr adam... Nereye kaçacaksın o gün geldiğinde?"

Pazartesi Notları #118

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:30

3

  • 348 günlük bir aranın ardından kim, neden, nasıl dürttüyse yeniden pazartesinden pazartesiye mırıldanmaya karar verdim. Kim bilir, belki de hiçbir zaman bırakmamıştım.
  • George R.R. Martin imzalı Buz ve Ateşin Şarkısı serisini okuyorum bir süredir. Daha popüler adıyla Taht Oyunları olarak bilinen eser hani... Pek çok dizi/film-kitap uyarlaması gördüm ama esere bu denli sadık kalındığına ilk kez tanıklık ediyorum. Bununla birlikte okurken yazarın hayal gücüne ve yarattığı evrene hayran olmamak elde değil. Müthiş bir hikâye olmasının yanında anlatım dilinin biraz daha yetkin olmasını dilerdim.
  • Bu arada kitapları Türkçe'ye Sibel Alaş çeviriyor. Hani 90'lı yıllar Türk pop müziğinin emekçilerinden Sibel Alaş...
  • 90'lı yıllar Türk pop müziğinden bahsetmişken... Çokça zamandır alayla bahsedilen o dönem pop müziğini özlemediğimi söylesem yalan söylemiş olurum. Ayrı bir havası, ayrı bir tadı vardı. Yok muydu? Bugün bir Hakan Peker yok. Kenan Doğulu'dan yığınla var belki ama bir Bora Öztoprak hiç yok.
  • Göksel Baktagir... İtinayla dinleyiniz.
  • Siz siz olun son dönem popüler bir Türk filminin gazına gelip sevdiceğinize "Evimsin" gibi bir hitapta bulunmayın. Hiç hoş duruyor mu Allaseniz?
  • The Hobbit: An Unexpected Journey'nin vizyona girmesine artık bir aydan çok daha az bir süre kaldı. Yüzüklerin Efendisi'ni üçleme haline getirme riskine kılı kırk yararak giren New Line Cinema filmlerin gişedeki başarısından güç almış olacak ki hepi topu 350 sayfalık bir kitaptan üçleme çıkarmayı başardı. Her ne kadar Peter Jackson'ın işin altından başarıyla kalkacağına inanıyor olsam da sırf parasal kaygılardan dolayı böyle bir şeye soyunması pek hoşuma gitmedi açıkçası. Ha bir de, n'olur bu filme giderken Yüzüklerin Efendisi gibi bir başyapıt göreceğiniz umuduyla gitmeyin. Tamam, konusu itibariyle Yüzüklerin Efendisi'ne hazırlık gibi görülebilir ama her şeyden önce Tolkien'in çocukları için yazdığı bir masal bu.
  • Geçmişle yaşamaya bayılan bir toplumuz. Fi tarihindeki o güzel şairlerimizden neden artık yok mesela.
  • Her haftayı bir şairle, ilk haftayı da Turgut Uyar'la bitirelim öyleyse:
    "...
    Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
    pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
    yan gelmişim diz boyu sulara
    hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
    hiçbirinizle döğüşemem
    Siz ne derseniz deyiniz
    benim bir gizli bildiğim var
    Sizin alınız al inandım
    morunuz mor inandım
    ben tam kendime göre
    ben tam dunyaya göre
    ama sizin adınız ne?
    Benim dengemi bozmayınız."

Alıntı #2

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:51

0

"Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı."

Kürk Mantolu Madonna

Вальс

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:13

0

Evgeny Grinko... Not edin bu ismi. Yıllar sonra "Ben popüler olmadan önce de tanıyordum" diyebilmeniz için önemli. Başınızın göğe ereceğinin garantisini vermiyorum.

Alıntı #1

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:20

0

Tutunamayanlar (S: 577)

Dünyanın En Gereksiz Adamı

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:58

0


Benim bu adam! Dünyaya bir Messi, bir Tolstoy, bir Freddie Mercury, bir Neil Armstrong hüviyetinde gelmemiş olmam benim suçum değil belki ama bazı şeyleri değiştirmek için en ufak bir çaba sarf etmiyor oluşumun yegâne sorumlusu benim. Eğitimini tamamlamış, askerliğini 'ölmeden' noktalamış bir yurdum erkeği için sırada ne varsa o bende yok. Yani, şimdilik... İlerisini bilemiyorum. Peki bende olan ne? Emektar bir PS3'üm var mesela; sonra kitaplarım, dizilerim... Para kazandırmıyorlar ama az buçuk beni mutlu etmeye yetiyorlar. Para kazandıran yerleri de denedim elbet. Mutluluk, huzur ve sağlık dışında her şeyi veriyorlar; tabii geride bir şey kaldıysa... İşte tam da bu yüzden birlikteliklerimiz 6 aydan fazla sürmüyor. Televizyonda bas bas bağırıyor ya adamın teki: "Bu değil, bu hiç değil; ben farklı bir şey istiyorum" diye, kızmayın ona, haklı çünkü; kendimden biliyorum. Beni hem mutlu edecek hem de para kazandıracak o farklı şeyi bulsam belki de gereksizliğimi başka birine devredebilirim ama öyle görünüyor ki uzun bir süre daha unvanımı kaptırmaya niyetim yok. Hele hele etrafımda "Sen de bir haltı beğenmiyorsun" diyen robotlardan yığınla varken zor. Bugün ömrümün 26 senesini geride bıraktığım gün ve şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum ki 26 senede 26 adım yok katedemedim. Dolayısıyla yanımdaki spot ışığın ve bir kadeh şarabın bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi dünyanın en gereksiz adamı ilân ediyorum. Sağlıcakla...

Bugün Bayram

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:09

0

Eee? Kime bayram peki? Öyle ya, onun da cevabını versin birisi.

Ömrümün geri kalan bölümünde istisnasız yanında olduğum her an huzurlu ve mutlu hissettiğim o tek insan olmadan geçirdiğim ilk bayram bu. Bununla birlikte belirtmem gerekiyor ki; hiçbir zaman doğumumla bana hediye edilen akrabalara güzel görünmek gayesiyle ciciler giyinerek, samimiyet yoksunu el öpüşlerle geçirmedim ben bayramlarımı. Bayram dediğin ne ki zaten? Kapı kapı dolaşıp, cebine sıkıştırdığı şekerle mutlu olan veletlerin yüzünde görürsün bayramı; normalde bir telefon açmaya dahi tenezzül etmeyeceğin o adamın ve yanındaki kadının ellerinden, peşlerindeki ufaklığın da gözlerinden öperken değil.

Mart ayına değin bir mezar başında ağlamamış, dua etmemiş, ölümün ağırlığının neye benzediğine dair zerre fikri olmayan biriyken, dün kendimi "çiçek dikme + mezar sulama + dua etme = 10 dakika" adlı aktivite için 190 kilometre harcarken buldum. Yaşasaydı bu bayram elini öpüp, samimiyet göstereceğim; muhtemelen de sıkı sıkı sarılacağım tek insana karşı ruhumu rahatlatabilmek için...

Eh! Öyleyken böyle olur, söz söylenir göz dolar, martlar ağustos olur...

"Eh abiciğim, yaşı da varmış epey!"

Daha 85 yaşındaydı... Bir insanın en az 1000 yıl yaşaması gerektiği için de haliyle çok erkendi.

Hepsi gibi...

Dümbelekliğin lüzumu yok!

Samimiyetsizliğiniz mübarek olsun...

Neye Yarar Hatıralar?

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:40

0

İnsan belli bir yaşa geldiyse ve henüz çok sevdiği birini ebediyete uğurlamamışsa zamanının büyük bir bölümünü olası kayıplarını düşünerek geçiriyor. İş yok, tuttuğu takım yenilmiş, sevgilisi terk etmiş, girdiği sınavdan kalmış... Gece olup da başını yastığa koyduğun o an hepsi sıradan şeyler oluveriyor bir anda. Ölümü düşünüyor insan, günü geldiğinde sahip olabileceği tek şeyi. Kendi ölümünü değil ama çokça sevdiklerinin. "Kaybedersem ne olur" dediklerinin...

Sonra gün geliyor, o zamana kadar hep filmlerde olur sandığın şeyin tam ortasında buluveriyorsun kendini. Bir hastane koridorunda yere çökmüş beklerken az sonra karşı odanın kapısında görünüverecek doktorun gözlerinde umudu arıyorsun. Vermiyor ama sana... "Biz elimizden geleni yaptık" demekle yetiniyor. Koridorun öteki tarafında senden pek de farkı olmayan babanın hıçkırıkları çalınıyor kulağa...

"Son"dan 10 gün önce böbreklerinin %18'inin çalışır durumda olduğu gerekçesiyle hastaneye kaldırılıyor çakı gibi kadın. Yoğun bakım ünitesine alınıyor ve günde yanına sadece bir ziyaretçi kabul edildiği için göremiyorum uzun süre. Umutlu haberlerini alıyorum ama... Güçlü kadındı benim babaannem. Kaç defa çomak sokmuşluğu vardı feleğin tekerine, bunu da atlatırdı elbet... İlkokula giderken rahatsızdı, annemin beni banyo yaptırırken "Babaannen bu ameliyattan sağ çıkamayabilir, metanetli olmalısın" diyerek teselli etmeye çalıştığı günler dün gibi. Hiçbir şey olmadı babaanneme. Dedim ya güçlü kadındı. Ortaokula geçtiğimde kalbi rahat bırakmadı bu kez. Önce anjiyo, ardından by-pass oldu. Doktorların yediğine içtiğine dikkat et uyarılarını "atın ölümü arpadan olsun" diyerek geçiştirdi. Keyfine düşkündü babaannem. O yüzdendir ki hayatını doktorlar değil, kendisi yönlendirdi. Üniversitedeyken de askerdeyken de sağlık sorunları hep oldu ama o hayatı istediği gibi yaşamaktan bir gün olsun vazgeçmedi.

20 Mart'ta yoğun bakımdan çıkardılar babaannemi. Kardeşimle birlikte soluğu yanında aldık. Hastane şartlarından şikayet ediyordu. "Şuradan bir çıkayım, yazın köye gidip köfte yapıp yiyelim" dedi. Uzun zamandır görüşmedikleri annemin akşam ziyaretine geleceğini söyledim, gözleri doldu. "Sen de gel" dedi. Akşam kursumun olduğunu ama ertesi gün yeniden yanına geleceğimi söyledim. Gidemedim... Sanki yoğun bakımdan herkesle son bir kez helalleşebilmek için çıkmış gibi gece yarısı yeniden yoğun bakıma alındı. Sonradan öğrendim ki o akşam hastane odasında ikisi de karşılıklı ağlaşmışlar: Annem ve babaannem.

Yoğun bakımda iken aynı odada kaldığı iki kişinin ölümüne tanıklık edip, bunu o gece anneme; "Herkes böyle ölüyorsa ölmek çok zor" diyen kadını bundan tam bir ay önce, 23 Mart'ta kaybettik. Her ay en az bir kez 3-4 günlüğüne gittiğim yaşadıkları ilçeye gitmek bu kez çok zor oldu. Çocukluğumun ziyafetlerle, aile eğlenceleriyle geçtiği o kocaman eve bu kez başka bir gerekçeyle girmekten daha fazla can sıkan şey ise o koca evde dedeyi tek başına bulmaktı. Evin içinde nereye bakarsam bakayım gördüğüm tek şey babaannemin her bir köşeye bıraktığı emeğiydi.

Zamanında okuduğum bir yazıda yakınını kaybeden bir insanın geçeceği dört aşamadan bahsediliyordu. Buna göre kaybedenin ardından ilk hissedilen inkardı. "Ölmedi ki" demekte ararmış insan çareyi. Sonra bunu isyan evresi takip edermiş. "Hepimizin gideceği yer orası" klişesine "Neden" sorusuyla karşılık verilirmiş. İsyanın yerini matem alırmış bu kez... Baktığın her yerde onun yokluğunu görür, kadehini göğe kaldırıp seni bir yerlerden izlediğine inandığın o güzel insana selam çakarmışsın... En nihayetinde sonsuz özleme ulaşırmış insan. O kişi yanından hiç ayrılmaz, nihai sonuna dek bir yanında hep saklı kalırmış. Sanırım şu an benim de içinde olduğum evredir burası... Dolabı her açışta artık içini dolduracak bir beden bulamayan elbiseler ile göz göze gelince çöken tarifi mümkün olmayan bir özlem... Kaç sene daha yaşarım bilemiyorum ama nefes alıp vermeye devam ettiğim müddetçe güzel babaannemi tekrar göremeyecek olmak hissi beni yiyip bitiriyor. Şarkı da güzel söylüyor ama:

"Gittin şimdi sen, yoksun yanımda
bir şey istemem, neye yarar hatıralar?"

Dear Heart...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:45

0

...there are other girls in the world, you know.