Ah!

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 11:38

0

 


Ellerimizin bir daha birleşmemeye yüz tuttuğu günlerdi. Kaleiçi'nin adı pek de lazım olmayan bir sokağında şu an önemi olmayan kim bilir hangi sebepten birbirimizi kırmaya devam ediyorken ufak tefek dev bir kadın fonda eşlik ediyordu:

"Ah kavaklar, kavaklar.. Acı düştü peşime."

Yağmur yağmış olabilir, ıslanmış da olabiliriz. Unuttum. Kalbimin bir kısmını o silik sokak lambasının altında bıraktım, onu hatırlıyorum.

"Orada kaldı yanağımın yarısı
kendini boşlukla tamamlar.
Ah, omuzumda bir kesik el ki hâlâ
hâlâ durmadan kanar."

Moral of the Story

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 14:17

0

 


Think otherwise, maybe I am the one who was wrong.

From Nowhere

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:24

0


"Bunu bir bitiş sayma ne olur. Yaşadığı her şey sürüyor insanda. Ölümden başka bitiş yok. Sen benim duygularımı değil, tenimi değiştirdin. Bir orman uğultusu gibi içimde süreceksin. Gökyüzü gibi göz göz ışıyacağım ömründe. Ben soluk aldıkça senin göğsün inip kalkacak. Bir duygu hazinesi olacağım kirpiklerinde. Tanıdığım her insana senden iyilikler katacağım. Orada, diyeceğim, insan yüreğinin yaşayabileceği en yüce duygu, sizin bilmediğiniz incelikler katıyor dünyaya. Ufkun arkasını sen gösterdin bana. Bütün hayatları bilmek istiyorum. Hepsi bu..."

Hiçbir yerden yazıyorum. Yani yazacaktım. Sonra baktım Şükrü Erbaş yazılması gerekenleri çoktan kaleme almış.

Daha iyi sözlerim yok. Daha iyisini duyma ihtimaliniz de yok.

Rahatım.

What Dark Clouds Carry

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:51

0

 


"Ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda
sıcacık bir sığınak olayım istemiştim
insanlar içinde üşüdükçe
güvenle gelebileceği

...
konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince
yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim"

Konuşmuştum da...

"Korkmuyor musun?" diye sormuştu kara bulutlarla gelen. Ben o sorunun peşi sıra konuşmuştum:

"Kabuğumla çekirdeğim arasında ışık yılları var benim. Ulaşmak için yola çıkanlardan dönen olmadı henüz. Artık korku üst kattaki komşu gibi benim için, tıkırtısını duymadığımda ürperiyorum ben. Sevilmeye layık olmadığından değil anlayacağın; yolculuk bitmiyor yani, çekirdeğimde gizli inceliklerimi göremiyorlar."

Anladığını söylemişti kafası karışık bir edayla.

Anlamamıştı oysa.

Sorun değildi. Yolculuğa çıkma hevesi törpülenmemişti.

Heyhat, geri dönemeyecekti ve o an bunun farkında değildi. 

Belki de onu getiren bulutların rengi kadar kara bir sevdaya tutulmuştu da bile bile atmıştı o ateşe kendini.

Her iki ihtimalde de sonuç değişmeyecekti.

Çok sevilmenin ne olduğunu ömrü boyunca bilemeyecek, kalbi dakikada kaç defa attığını üzerine yaslanan hiçbir kulağa anlatamayacak, hatırlanmanın ne olduğunu bilemeden zamanın dehlizlerinde sürüklenip gidecek insanlar...

Sensin belki... Benim!

Merhaba.

Krizanteme Adanmıştır

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:22

2

 


“Bilmiyorum” diyebilen, nesli tükenmeye yüz tutmuşların başını gururla çektiğim söylenir. REM’in etkisi miydi yoksa üçüncü dubleden sonra hatıralara attığım çapaları mı çekmeye başlamıştım bilemiyorum. Mütemadiyen giydiği, ağır ter kokusunun her dokusuna sindiği o çizgili gömlekten eser yok. Bembeyaz, jilet gibi bir esvap üzerinde. Göğüs cebinde bir krizantem. Kainatın en esaslı kokusunu aramaya gitmiş de sonunda bulup gelmiş gibi rayiha dolu...


“Bir şey ister misin?” diye soruyorum.

Konuşuyor. Ben duymuyorum ama çok net anlıyorum.

“Doldur” diyor, “duble olsun.”

Peşi sıra bir de sigara yakıyor. Sureti rakı kadehinde, sesi karanlıklar içinde.

“Dede” diyorum, “öte tarafın hâli buradan beter sanırım, ha?”

Gülüyor. Gülünce emin oluyorum, karşımdaki o. Koltuğa asılı pantolonundan aşırdığım bozuklukların ardından topuklarım kıçıma vura vura kaçtığım zamanlardan biliyorum o gülümsemeyi. Tanrıda bile olmayan bağışlayıcılığı o gülümsemede görmüştüm ben.

Anlatıyor sonra. Uzun uzun... Ben yine duymuyorum ama çok iyi anlıyorum. Araya giriyorum bazen:

“Yahu dede, biz bunu onca yıl neden yapmadık hiç?”

Tanrı suretinde gülümsüyor yine.

Saatler geçiyor. Dedemin az sonra bir balkabağına dönüşecek olmasından korkuyorum. Son yudumlarımı ağır ağır alıyorum.

Odanın uzak köşesinden Selda’nın tiz sesi duyuluyor bir zaman sonra: “Katip arzuhalım yaz Şah’a böyle...”

Gözlerim tavana bakıyor. Halının üstünde boylu boyunca uzanmışım. Kuş gibiyim, doğruluyorum. Önümdeki sehpanın üzerindeki krizantemden yayılan rayiha başımı döndürüyor. Halıya yığılıyorum tekrar.

Ne diyordum?

Hah! Tutukluluk halimin devamına..

Yaprak Döker Bir Yanımız

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:46

1


Şimdi Kaf Dağı'nın ardındaki masal diyarında, çağlayan ırmakların ülkesinde, bir akşamüstü rüzgarıyla dans edip yeni tomurcuklanmış krizantemlere söylüyorsun şarkılarını.

Karlar burada da eriyecek elbet; yollar açılacak. Mutlu edeceğim yokluğunu.

Gözyaşıma döktüm seni hüzün kovan kuşu...