Dinlenmesi Gerekenler (57) - Kaçacağım

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:25

2

Zardanadam - Kacacagim by ultranil1905

Ne sevda sığar içime,
ne sevinç, ne hüzün.
Bir başka olurum,
yağmur yağınca.

Kaçacağım bir gün buralardan,
gözlerimi kapatıp, gökkuşağı düşleyerek…
Al beni rüzgar götür uzaklara, götür sonsuza…

Ne umut kaldı içimde,
ne gözümde gözyaşı.
Nasıl aşsam,
yüreğimdeki uçurumları.

ZARDANADAM

Ömer Hayyam'dan (11)

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:15

0

  • Daha nice sürsün yalan dolanı ömrün;
    Daha nice dert sunsun sâkisi ömrün;
    Uzatma; kadehindeki son yudum gibi
    Bırak dökülsün yere kalanı ömrün.
  • Her gün şarap cümbüşüne dalanların da
    Her gece mihrap önünde kalanların da
    Islanmayanı yok, yağmur altında hepsi:
    Bir uyanık var, ötekiler hep uykuda.
  • Ben şarabı eskimiş acı acı içerim;
    En çok da ramazanda cumaları içerim;
    Helâl üzümümü ezdim doldurdum küpe:
    Ne olur, içinceyedek ekşitme Tanrım.
  • Şarap iç, azlık çokluk silinsin kafandan
    Kurtul yetmiş iki milletin kaygusundan
    Perhize kalkma sakın dokunur diye şarap
    Şarap ki bir dirhemi bin bir derde derman.
  • Can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
    Ecel çiğnedi hepsini birer birer
    Yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
    Bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler.
  • Yokluk suyuyla ekilmiş tohumum benim
    Gam ateşiyle tutuşmuş yanar yüreğim
    Alındığım toprağa verilmeden önce
    Dünyanın serseri yelleri önündeyim.
  • Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
    Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
    Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
    Kopup dallarından toprak olmadalar her gün.
  • Mezarda yatanların toz toprak her biri
    Zerre zerre dağılıp gitmiş bedenleri
    Ne şarap ki bir içen sızmış mahşere dek
    İşten güçten habersizler yıllardan beri.
  • Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
    Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
    Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
    Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işde.
  • Bu dünya sırrını söylemez kimseye;
    Bin Mahmud'u, bin Ayaz'ı serdi yere;
    Şarap iç, dünyaya gelinmez iki kez:
    Bir kez giden bir daha gelmez geriye.
  • Bilmem, Tanrım, beni yaratırken neydi niyetin,
    Bana cenneti mi, cehennemi mi nasip ettin;
    Bir kadeh, bir güzel, bir çalgı bir de yeşil çimen
    Bunlar benim olsun, veresiye cennet de senin.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 79

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:00

2


- Böyle zar atmayı nereden öğrendin?
+ Küçükken babam kardeşimle bana hep zar attırır ve kazanan kaybedene tokat atardı.
- Dayak yememek için zar atmayı öğrendin yani...
+ Hayır, kardeşime vurmamak için!

(Kırık Zar)

Batman: Arkham City

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:40

0

Batman: Arkham Asylum'u yeni bitirmiş biri olarak 2011 sonbaharına kadar nasıl bekleyeceğim, onun muhasebesini yapıyorum şu an.

Bilimkurgu: Hayal Gibi, Değil Gibi...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:00

0

Bulunduğu zamanın ötesinde bir varlık olan insanoğlunun yaradılışından bu yana hayatın satır aralarında kendine yer bulur bilimkurgu. Özellikle elde edilmesi içinde bulunulan şartlara göre mümkün görünmeyen olayları düş gücünün de yardımıyla canlandırma gayesi güden sinemanın bu dalı, yedinci sanatın geldiği noktayı rahatlıkla kavrayabilmemiz bakımından bir hayli mühimdir. Sırada, sayfalar arasında doğan ve objektiften beyazperdeye yansıyan kurgubilimin ütopik ve kimi zaman distopik dünyasına göz atmak var…
GELECEĞE DÖNÜŞ

21 Ekim 2015 tarihinde dünya sıra dışı bir konuğu ağırlayacak. Hayır, kâinatın herhangi bir yerindeki herhangi bir gezegenden gelen bir konuk olmayacak. 1989 yılında bunun haberi verilmişti aslında, sadece belleğimizi biraz zorlamamız gerekiyor. Vazgeçtim! Ne de olsa bir zihin oyunu oynamıyoruz burada. Sadede gelelim… O gün geldiğinde başınızı umutla gökyüzüne kaldırın ve Marty McFly isimli gencin DeLorean adlı aracıyla bir uçak misali süzülmesini bekleyin. Marty kim mi? Bir zaman yolcusu… 1989 yılında gaza basıp, zamanda 26 yıl atlayıp, 2015 senesinde fren pedalına basacak olan ve tüm bunları sadece saniyeler içinde yapacak olan kişi… Bu büyük buluşma yalnızca 5 sene sonra. Şimdilik yapabileceğimiz tek şey beklemek.
1911 Amerika’sındayız… Hugo Gernsback isimli genç bir yayıncı Amazing Stories adlı dergiyi piyasaya sürdü. Derginin adından da anlaşılabileceği gibi kamuoyuna alternatif bilim hikâyeleri sunan Gernsback, daha o yıllarda 27’nci yüzyılın teknolojisini kurguluyordu. Yazarın öykülerine göz atıldığında karşılaşılan ve öngörülen şeyler takdire şayandı. Televizyonlar, radar sistemleri, hayatı kolaylaştıran ev aletleri, otomatik içecek dağıtım makineleri… Neyse ki insanoğlu tüm bunları görmek için 27’nci yüzyılda yaşamak zorunda kalmayacaktı.
Yapmaya çalıştığı iş beklediğinden fazla ilgi görünce, yazar ve yayıncı olan Gernsback başka bir dergi daha çıkartmaya başladı. Derginin adı ‘Scientifiction’dı. Yani, ‘bilimsel’ ve ‘kurgu’ kelimeleri tek bir sözcük altında toplanıyordu. Bu terim daha sonra, Gernsback’in yoğun uğraşları sonucunda bir edebiyat akımını tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Yeni olmayan, çok eskiden beri var olan bir tür bu sayede adsız kalmaktan kurtuluyordu. Öyle ki her yıl düzenli olarak dağıtılan Hugo Ödülleri, bilimkurgunun isim babası Hugo Gernsback’a karşı bir saygı duruşudur.
BİR EDEBİYAT BİÇEMİ OLARAK BİLİMKURGU

Bilimkurguyu salt sinema ürünü olarak nitelemek pek tabii sık düşülen büyük bir yanılgı. Objektiflerin ve sahne ışıklarının dünyasına girmeden çok önceleri dergi ve kitaplarda rastlanan, ataları arasında Jules Verne, Arthur C. Clarke, H.G. Wells, Aldous Huxley, Mary Shelley ve hatta George Orwell gibi isimlerin bulunduğu bir türdü bilimkurgu. Sinema sadece bu alanda yaratılmış fikirlerin görsel bir şölene dönüştürülmesine katkıda bulundu. Bilimkurgunun sinemaya olan katkısı ise hiç kuşkusuz çok daha büyüktü.
Pek çokları bilimkurguyu bir zaman kaybı olarak niteleyip, türün insan hayatına en ufak bir katkı yapmadığı görüşünce birleşir. Tüm bunların aksine bilimkurguyu çağdaş bilimin sunduğu veriler ile hayal gücünün birleşimi olarak yorumlayabilirsek göz ardı edemeyeceğimiz bir diyarın kapılarından içeriye adım atabiliriz. Bu açıdan bakıldığında kurgulanmış bilimle anlatılmaya çalışılanın sadece bir öykü olmadığını, aynı zamanda ütopik ve distopik geleceğin anarşizm ve totalitarizmin ışığında yansıtıldığını düşünürsek, türün köklerinde yatan gerçeği nasıl yok sayabiliriz ki! Bu noktada Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i rahatlıkla örnek teşkil edebilir. Rejim tarafından dayatılan kitapsız bir toplum düşünün… Geleceğin dünyası teknolojinin gelişimiyle bu hâli alabilir mi? Şu an dahi elimizi uzatsak anlatıldığı gibi bir toplumu ucundan yakalayabiliriz. Orwell’in başyapıtı 1984’ün dünyasında çizilen portre de farklı değildir. İletişim araçlarının dahi dinlenebildiği bir evrende özel hayat kavramının yıkılması mesaj gayesi güdülerek anlatılmıştır. Orwell bunu yapan ilk kişi de değildir üstelik ama 1984 en bilindik örnektir.
Kurgusal bilimin ana hatlarını yabancı yaşam formları, paralel evrenler, uzay ve zamanda yolculuk ile ileri çağ teknolojileri oluşturur. Jules Verne, Ay’a Seyahat’i yazdığında Neil Armstrong bırakın Ay’ı, dünyaya dahi ayak basmamıştı. Denizler Altında 20.000 Fersah basıldıktan yıllar sonra insanoğlu denizaltı gibi bir aracı tasarlayabilmişti. Öyle ya, öykülerinde kurguladığı teknolojilerin zamanla hayat bulması değil miydi Jules Verne’e “Bilim Falcısı” unvanını kazandıran? Şimdi kim iddia edebilir ki kurgubilimin insan hayatında bir gelişmeye katkıda bulunmadığını? “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” der Yahya Kemal.
Gelecek öngörülerinin izini Arthur C. Clarke’nin eserlerinde de sıklıkla görürüz. Bilimkurgu filmlerinin miladı olarak addedilen 2001: Bir Uzay Destanı’nın yazarı Clarke’den başkası değildir. 2008 yılında, 91 yaşındayken, hayata gözlerini yuman yazar, Heinlein ve Asimov ile birlikte türün en büyük üç yazarından biri olarak kabul edilir. NASA’nın son yıllarda üzerinde en çok durduğu konu olan Uzay Asansörü Projesi’nin fikir babası da Clarke’nin ta kendisidir. Yazar, Cennetin Çeşmeleri adlı eserinde bu öngörüsüne yer veriyordu.
1898 yılında yayınlanan ve iki defa sinemaya uyarlanan Dünyalar Savaşı’nın yazarı ise sıkça duyduğumuz bir isim: H.G. Wells. Hollywood bilimkurgularının vazgeçilmezlerinden biri olan Wells, Dr.Moreau’nun Adası, Görünmez Adam ve Zaman Makinesi gibi türün en iyi örneklerinden bazıları ile tanınır. Jules Verne’i örnek aldığını açıkça belirten yazar imgelem yeteneği sayesinde bilimkurgunun sınırlarını genişletmiş, Verne gibi geleceğe dair öngörülerinde başarılı olmuştur.
Jules Verne zamanından kalma bir bilimkurgu evreni yok artık insanların. Elbette geleceğe dair öngörülerin ardı arkası kesilmiyor fakat pek çoğu kendini tekrar ediyor ne yazık ki. Bunda teknolojinin yüz sene öncesine kıyasla büyük ilerleme kaydetmiş oluşunun payı çok büyük. İnsanlık artık ‘bilinmeyen’ olarak gördüğü pek çok şeye erişmiş durumda. Yüz yıl evvel atmosferin dışına adım atmak bir hayal iken, artık gezegenlerin yapıları hakkında hemen hemen tüm bilgilere sahip olabiliyoruz. O yüzden günümüz bilimkurgu eserlerinde gelecek zaman teknolojilerinden ziyade elimizdeki teknolojinin bizi nasıl bir kaos ortamına doğru götürebileceğine dair öngörülerle karşılaşıyoruz.
SİNEMANIN BİLİMKURGU İLE İMTİHANI

Bilimkurgu edebiyatının günümüz şartlarında takındığı maskeyi az çok ifade ettik. Bambaşka bir kulvarı var artık… Yalnız sinema için aynısını söylemek mümkün değil. Neticede sinema ne yaparsanız yapın tüketilen bir olgu. Türlü oyunlarla izleyiciyi şaşırtmak tamamen hayal gücünüze ve pek tabii ki yeteneğinize kalmış… Edebiyatta ise ipler okuyucunun elindedir ve yazar kesinlikle orijinal bir konu sunmak zorundadır. Dedik ya, sinema geleceği yansıtma kaygısı gütmez, dönem filmlerinde dahi istikrarı yakalayabilirsiniz. İyi bir gelecek senaryosu gibisi de yoktur tabii…
Beyazperde ile bilimkurgunun işbirliği aslında sinemanın ilk yıllarına uzanır. Sinema sanatının babası olarak kabul edilir George Méliès. İlk film stüdyosunun da sahibi olan bir dönemin illüzyon sanatçısı, bugün dahi kullanılmaktan vazgeçilmeyen pek çok tekniğin yaratıcısıdır. Sinematografı keşfeden ve sinemayı bir bilgi toplama aracı olarak gören Lumiere kardeşlerin aksine Méliès sinemayı olay aktarımı için kullanmış ve belki de yedinci sanatın şu anki hâlini almasında en büyük rolü oynamıştır. Méliès hiç şüphesiz en çok Le Voyage Dans La Lune (Ay’a Seyahat) filmiyle ünlenmiştir. 15 dakikalık bu kısa ve sessiz film sinemanın ilk örneklerinden biri olduğu kadar bilimkurgu türünde sunulan ilk filmdir. 1902 yılının bir ürünü olan yapım dünyadan fırlatılan roketin Ay’ın gözüne saplandığı sahneyle meşhurdur.
Sinemanın ilk örneklerinden itibaren görmeye alışık olduğumuz bir şey edebiyat uyarlamaları. Gelişen teknolojinin de yardımıyla buna en çok yakışacak tür de kuşkusuz bilimkurguydu. Ay’a Seyahat’in ardından George Méliès, Jules Verne eserlerini meraklı ve ilgili izleyiciye sunmaya devam etti. Üst üste çekilen Denizler Altında 20.000 Fersah ve Dünyanın Merkezine Yolculuk gibi yapımlar da kitlelerin ilgisini çekmek konusunda sıkıntı yaşamadı. Sinema aynı imkânlarla devam ettiği sürece bilimkurgu alanında üretilen eserlerde de pek bir yenilik görünmedi. 1920’li yıllarla birlikte uzun metraj çalışmaların üretiminde adeta patlama yaşandı. 1927’de Metropolis, 1931’de Frankenstein, 1933’de King Kong ve 1935’de Bride of Frankenstein gibi bugün dahi beğenilerek izlenen kült filmler farklı bir hayran kitlesinin oluşumuna katkıda bulundu. Özellikle Mary Woolstonecraft Shelley’in aynı adlı romanından uyarlanan ve içinde ziyadesiyle korku temaları barındıran eseri Frankenstein’in sinemayla buluşması müthiştir. Aynı zamanda ilk korku filmlerinden biri de olan yapımda Doktor Frankenstein’in canavarına hayat veren isim uzun boyu ve göz alıcı makyajıyla Boris Karloff’tur. Ceset parçalarının birleştirilmesi ve ortaya çıkan yeni bedenin elektrik akımıyla canlandırıldığı sahne dönemin şartları düşünüldüğünde takdire şayandır.
Bilimkurgu ve fantezinin harmanlandığı en iyi örneklerden biri de 1939 yapımı Oz Büyücüsü’dür. Kullandığı teknikle çok şey anlatan film renkleri ustalıkla yönetir. Başkarakter Dorothy’nin Kansas’da bulunan evi daima siyah-beyazdır. Gerçeklikten koptuğu ve hayal evrenine düştüğü anlar ise gökkuşağının bir yanılsaması gibidir. Fantezinin düş gücü ele alındığında akıl sınırlarını zorladığı bir gerçek. Aynı şekilde kendimizi bilimkurgu evrenine bıraktığımızda oranın, içinde bulunduğumuz dünyanın aksine başka renklerle bezeli olduğunu görüyoruz. Orada hikâyeler kadar hayatlar da çarpık ve çelişkilidir. Karakterler büyük bir istisna olmadığı sürece yanlış zamanda yanlış yerde bulunurlar. Tüm zamanların en kült eserlerinden olan ve Steven Spielberg’in imzasını taşıyan E.T. (Extra-Terrestrial) bu tezi doğrulayabilecek filmlerin başında geliyor. Uzak bir gezegenden dünyamıza gelen ve burada mahsur kalan ‘yabancının’ bu sıfatı neden hak ettiğini ancak izleyen bilebilir. Bir başka örnekte avucumuza konan kuş Edward Makaseller oluyor. Tim Burton’un en başarılı masalı olarak niteleyebileceğimiz film hüzün kokar. Yarım kalmış bir makine, insan devşirmesi… Edward’ın özeti budur.
Bilimkurgunun varoluşunun basılmamış toprakları arşınlama, gidilmemiş yerlere ulaşma kaygısı olduğu bilinmeli. Bunun için gerekli olan malzeme ise belli: özel efekt. Özel efekt sanatının gelişimiyle birlikte yönetmenler zamanlarını kamera önünden çok kamera ardından harcamaya başladılar. Düz bir ortamda elde edilen basit görüntüler bilgisayar ortamında, deyim yerindeyse, göz alıcı kıyafetleri üzerlerine geçiriyordu. Gişelere hükmetmenin yolu da buradan geçiyordu.
1968’de Stanley Kubrick yapılmamış olanı yaptı. Özel efektlerin başkalaşım gösterdiği ilk eserler arasında başı çekiyordu 2001: Bir Uzay Macerası… Arthur C. Clarke’nin romanından uyarlanan film konu bakımından vasatı aşamamış, ancak kullandığı teknolojiyle bilimkurgu filmlerinin miladını oluşturmayı başarmıştı. 2001: Bir Uzay Macerası’ndan sonra ve önce… Filmin yakaladığı başarıya ancak 10 sene sonra George Lucas’ın Star Wars’u erişebilecekti.
Geleceğe yönelik düşleri olanlar sadece Amerikalılar değildi. Başta Rus sineması olmak üzere Avrupa da rüzgâra kapılmıştı. Yakov Protazanov, Rusların bilimkurgu alanındaki ilk ürününü 1924 yılında Aelita ile verdi. İçinde romantizmden, komedi unsurlarına kadar her türlü duyguyu bulabileceğiniz filmde Mars üzerine farklı bir gelecek öngörüsü bulmak mümkün. Bu ilk denemeden sonra yaklaşık 50 sene boyunca elle tutulur bir bilimkurgu çalışması olmadı Rus sinemasının. Yarım asır sonra ortaya çıkan ünlü yönetmen Andrei Tarkovski, Solaris (1972) ve Stalker (1979) ile dikkatleri toplamayı başardı. Özellikle Solaris özel efektlere gerek duyulmaksızın çekilmiş ve buna rağmen gayet başarılı olmuştur. Yıllardır izleyici üzerindeki etkisini kaybetmeyen Stalker ise sıra dışı bir grubun ürkütücü yolculuğunu işler. Film gerilim dolu atmosferini siyahî tonlamasından alır.
Türün akımına kapılıp yatağını bulan ülkelerden bir diğeri ise Fransa’ydı. René Clair imzalı ilk deneme, gizemli ışınların yardımıyla Parislileri dondurmayı amaçlayan çatlak bir bilim adamını konu alıyordu. 35 dakikaya sığan Paris Qui Dort (At 3:25), Méliès’in Ay’a Seyahat’iyle teknik açıdan birçok benzerlik taşıyordu. Bunların başında zamanın animasyon üretiminde en çok tercih edilen yöntemi olan stop-motion teknolojisi geliyordu. Bu teknoloji fotoğraf sanatını ustalıkla kullanarak aslında durmakta olan nesneleri hareket ediyormuş hissi verme olanağı tanıyordu. Böylece bilimkurgu için ihtiyaç duyulan ilk teknolojinin bugün dahi kullanılan stop-motion olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.
Almanya’da ise Fritz Lang, Metropolis ile büyük ses getirmişti. İnsan mahiyetindeki bir makine sinema yoluyla ilk kez izleyici karşısına çıkıyordu. Filmde kapitalist düzenin işçi sınıfı üzerinde yarattığı sıkıntılar metaforik nesneler yardımıyla anlatılmak isteniyor, işverenleri tarafından zulme uğradıklarını iddia eden işçiler çareyi ürettikleri robotlarda buluyordu. Öte yandan Lang başka çalışmalar için de kollarını sıvamıştı. Metropolis’ten üç sene sonra By Rocket to the Moon’un çekimlerini tamamladı. Filmde Ay’da yığınla altın bulunduğuna inanan bir bilim adamının roketle Ay’a ulaşıp, uydumuzu ele geçirme çabaları işlenir. Böylece Neil Armstrong dünyaya gelmeden bir sene evvel, Fritz Lang insanoğlunun Ay’a ulaşma rüyasını bir kez daha mümkün kılar. Dolaylı yoldan da olsa…
Japonların bilimkurguya yaklaşımı ise biraz farklı oldu. Japonya, Hiroşima’da büyük bir trajedi ve yıkım yaşamıştı. Hayata yükledikleri anlam farklı, bünyeler yeterince duygusaldı… Haliyle bu hüzün her ne kadar içsel de olsa dışavurumu biraz değişik oluyordu. Nefret bu duyguların en yoğunuydu… Hiroşima’dan on sene sonra Japon sinemasında patlak veren Godzilla serisinin namı ülke dışına da hızla yayılmıştı. Nükleer radyasyonun yayımı ile tetiklenen ve mutasyona uğrayan Godzilla ve türevleri halka dehşet saçıyor, bir yandan da Japon halkının geçmişiyle yüzleşmesine üstü kapalı olarak olanak tanıyordu.
BİLİMKURGU MARKALARI

Steven Spielberg: Film stüdyolarının politikalarını kendine yakıştıramayan ve nihayetinde kendi stüdyosu Dreamworks’ü kuran bir yönetmen Spielberg. Yani, olağan görünen şeylere karşı bir isyankâr o. Kendi stüdyosunu açması demek kendi tercihleri doğrultusunda sanatını icra edebilmesi anlamına geliyordu. Kendisine sahip olduğu ünü bahşeden ilk önemli filmleri Close Encounter with the Third Kind ve E.T. The Extra-Terrestrial’da dost yabancıların ziyaretlerini ele alır. En büyük vurgununu ise 1993 yılında çektiği Jurassic Park ile yapan Spielberg, bu filmle sinemada bir devri kapayıp yenisini açar. Bilgisayar ortamında yaratılan dinozorlar başlı başına bir gövde gösterisidir.
George Lucas: Sinemanın eğitimini okulda almış ilk yönetmenlerden biridir George Lucas. Hocası ise Francis Ford Coppola’da başkası değildir. Coppola’nın stüdyosundan ayrıldıktan sonra ilk denemesini THX-1138 ile yaptı, fakat film izleyiciler tarafından aşırı karmaşık bulundu. 1977 senesinde çocukluğunda hayranlıkla izlediği Flash Gordon’dan ilham alarak Yıldız Savaşları efsanesinin ilk filmini izleyiciye sundu. Tamamen kendi imkânları ile çektiği film gişede büyük başarı elde edince Lucas bir anda Hollywood’un en zengin yönetmenlerinden biri oldu ve kurduğu Industrial Lights and Magic adlı görsel efekt şirketinde tüm enerjisini devam filmleri çekmek uğruna harcadı.
James Cameron: Cameron, Hollywood’un en çok kazanan yönetmenleri listesinde en tepedeki birkaç isimden biri. İkinci Piranha filmi ile kendini tanıtsa da bu filmden sadece üç sene sonra, 1984’de, bir bilimkurgu klasiği olarak kabul gören Terminatör ile kariyerinin dönüm noktasına ulaşacaktı. Kendisi kadar oyuncu Arnold Schwarzenegger’in da kariyeri için büyük önem teşkil eden filmde gelecekten gelen makinelerin, insanoğlunun tek umudu olan John Conner karakteri ile oynadıkları kedi fare oyununa tanık oluruz. 1991 yılında çekeceği bir diğer efsane Terminatör 2: Hüküm Günü’nden önce, serinin iki filmi arasına Aliens ve The Abyss gibi yaratık temalı kült filmleri sıkıştırmayı da başardı. 1997 yılında aylarca vizyonda kalan Titanic ile belki de bir dönemin en çok sözü edilen yönetmeni oldu. Titanik’in derin sulara kavuşması Cameron’u da etkilemiş olacak ki yönetmenliğe tam on üç sene ara verip, kendini açık denizleri keşfetmeye adadı. 2010’un ilk yarısında görücüye çıkan ve insanoğlunun kolonileşme sevdasını uzak gezegenlere taşıdığı Avatar ise tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu.
Andrei Tarkovsky: “Sinemanın görsel yönünü en vurucu şekilde kullanan yönetmen kimdir?” sorusunun cevabı net bir şekilde Tarkovsky’dir. Onun şiirsel anlatımı bugün yakından tanıdığımız yönetmenlere esin kaynağı olmuştur ki bunlar arasında Andrei Zvyagintsev ve Nuri Bilge Ceylan’ı sayabiliriz. Tarkovsky dram yönünün ağır bastığı filmlerin yönetmeni iken Solaris ve Stalker için kırmızı çizgilerinden bir süreliğine arınmayı başarmıştır. Bilimkurguya armağan ettiği bu iki filmde teknolojik kolaylıkları ve özel efektleri reddetmiş, buna karşın bilimkurgunun ihtiyaçlarına ziyadesiyle yanıt verebilmiştir.
ELİMİZDE NE KALDI?

Gelecek öngörüsünde bulunanları hangi sıfatla çağırırsınız? Falcı, büyücü, kâhin… Sinemada bu işi bilimkurgu yapıyor işte. Yüz yıldır birileri hayalini kurdukları geleceği insanlığa aktarmaya çalışıyor. Sinema bu yolda sadece bir mecra, bir araç… Önce hayaller vardı… Hayalleriniz yoksa nasıl gerçek olabilirler ki? Jules Verne’nin kitabından 99, Méliès’in filminden 62 sene sonra Ay’a ulaşabildi insanoğlu. Hayalsiz, kurgusuz olur muydu sizce?
21 Ekim 2015’e kadar önümüzde beş seneden biraz daha fazla bir zaman var. Marty McFly gezegenimizin o günkü hâlini nasıl karşılar bilemeyiz. Hatta uçan arabaları bile yetiştiremeyebiliriz. Fakat uçan kaykayın hesabını kimselere veremeyiz. Yetkililer, harekete geçin!

Pazartesi Notları #117

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:00

0

  • Sosyal medya bu denli popüler olmaya başladığında zaten dış dünya denen şeyle pek bir bağımız kalmamıştı. Tanışıklık derecesi bir "merhaba"yı geçmeyen ilişkiler özellikle Facebook sayesinde gelişti. Fotoğrafını biliyoruz mesela, ama sokakta yanından geçsek fark eder miyiz? Bu işler böyle... Ne kadar hayıflansak da çağın gerekleri bunu emrediyor. Bilgisayarın ve internetin ısrarla tembelleştirdiği bünyeler bugün micro-bloglar yüzünden eski halini de aratır oldu sanırım. Başa kendimi koyarsam eğer, bloglara karşı hissedilen kutsal yazma içgüdüsü yerini 140 karaktere bıraktı. Oysa buralar bir zaman hep blog girdisiydi. WALL-E dünyasına doğru koşar adım gidiyoruz bakalım. Hayırlısı...
  • 2006'da başladım ben blog yazarlığına. Okul-ev-okul üçgeninde geçen bir hayatın boş zamanlarında beğenilme kaygısı güderek yapabileceği en zevkli işti o zamanlar. Çalışma masasında spot ışığın aydınlattığı klavye tuşlarının cezbeden bir yanı vardı. Şimdi yok mu peki? Aynı ortamı yaratabilsem olacak belki. Hatta daha iyisi... Ancak hiçbir zaman da o ortam olmayacak. Bunu da biliyorum. Belli bir yaşa kadar kendimi inandırdığım bir gerçeğim vardı benim. Hayat denilen şey tamamen benim etrafımda kurulmuş bir oyundu. Sen sahteydin mesela, annem sahteydi, babam sahteydi. Çevremde vuku bulan her şey nabzımı ölçmek, tepkimemi kayda almak içindi. En sona ben kalacaktım. Tanrı beni huzuruna çıkardığında da kayıt kopacaktı. Hayır, Truman Show'u izledikten sonra yerleşen bir fikir değil bu. Ölüm kavramına anlam vermeye başlayıp da, hüngür hüngür ağladığım o günün mahsulüdür bu ruh hali. Avunmanın kelime anlamı olarak bunu vermiyor TDK, halt etmiş, aksine ben veriyorum. Çok şey değişiyor be blog, hızına yetişemiyorum...

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 78

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:55

0

We see a deadly sin on every street corner, in every home, and we tolerate it. We tolerate it because it's common, it's trivial. We tolerate it morning, noon, and night. Well, not anymore. I'm setting the example. What I've done is going to be puzzled over and studied and followed... forever.

(Se7en - Kevin Spacey)

Hayat...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:10

0

Çocukluğumuzda apartmanının altında çok gürültü yaptığımız ve defalarda camını kırdığımız için bizi kovalayan Bekir amca yok artık. Biz büyüyoruz, hayat daha güzel olmuyor. Annemizin sırtımıza fırlattığı terliğin bile tatlı bir yanı vardı o zamanlar...

Ana Somnia

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:40

0

Öncelikle az sonra tanıtmaya çalışacağım siteden haberdar olmamı sağladığı için Bilog'a teşekkürü bir borç biliyorum. Bunu söylemesem olmazdı, hakikaten...

Şimdi sadede gelelim. Uyku dışı durumlarda da rüya alemine erişebilmek, o eşsiz fantazi dünyasının tarifi mümkün olmayan kokusunu ayık halimizle de içimize çekebilmek mümkün müdür? Anasomnia adlı internet sitesi bu durumu, inanması zor ama, mümkün kılıyor. Son zamanlarda internette rastladığım en olağanüstü site budur kesinlikle. Anasomnia sizi sitede bulunduğunuz süre boyunca Tim Burton'un hayal dünyasına çok yakın bir noktada ağırlıyor. Sizinse siteden tam verim alabilmek için yapmanız gereken sadece iki şey var: Bir internet kamerası (web-cam) ve zifiri karanlık bir oda. Siteye girdiğinizde uykuya dalmaya hazırlanan küçük kız ışığı kapatmanızı söyleyecek. Bu isteğini yerine getirirseniz, onu rüyalarında ziyaret edebilirsiniz. Fazla zaman kaybetmeden şöyle buyrun:

http://www.anasomnia.com

Zaman Düşer Ellerimden Yere...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:45

1

Bülent Ortaçgil - Değirmenler by Eftal

Adını hatırlayamadığım bir filmde hayatın en kilit noktası çok güzel bir cümle ile açıklanır. Denir ki; yaşamda en mühim şey zamanlamadır. Tüm paradokslar, paralel evren kuramları da bu noktada ortaya çıkmıyor mu? Karar vermemiz gereken anlarda işin ulaşacağı boyutu bilmeden bir doğrultuda ilerleriz. Tüm geç kalmışlıklar ve 'keşkeler'in çıkış noktası da budur.

Geçmişime ait fotoğrafların bazı şeyleri anımsatması için illa ki siyah-beyaz olması gerekmiyor. Farklı bir zaman diliminde evrene merhaba demiş olmam ya da teknolojinin farklı boyutlara eriştiği bir neslin ahvadı olmam hiçbir şeyi değiştirmiyor. Benim de geçmişime ait beslediğim çok şey var. Yarısının ümüğünü sıkmışımdır, ama bir o kadarını da beslerim içimde, büyütürüm. Dün bir yaş daha yaşlandım ben ve doğum günleri her daim hüzünlü gelmiştir bana... Konfetilerin fışkırdığı bir havayı yaşamak şöyle dursun, düşlememişimdir bile.

Geçtiğimiz gün mesela... Çocukluğumu harcadığım sokaktan geçtim. Yanımdaki arkadaşıma yolun ortasını işaret ederek, "Şu taştan kaleye az gol atmadım abi" dedim. Öylece baktı, ve ekledi "Hani, hangi taştan kale?" diye. Haklı olduğunu söyledim, bakmak ve görmek arasındaki fark basbayağı önümüzdeydi işte, anlattığım benim anımdı, taşları ancak ben görebilirdim. Ama arkadaşlar iyidir... Mahsun Süpertitiz'e selam olsun.

Arkadaşlar iyidir... Ölümden önce, hep bahsedildiği gibi, hayatımız film şeritlerine bölünecekse eğer, bence her kısım başka bir arkadaşımız ile birlikteyken sahip olduğumuz anıları içermeli. Elde ettiğimiz tüm dostlukların belirli zaman dilimlerine mahkum olması ve giderek zaman tarafından infaz edilmesi ise işin trajik yönüdir. Misal... İlkokulda sınıfta arkadaş edinebilirsiniz, fakat dost edinemezsiniz. O yaşlardayken dost olarak addedebileceğiniz birileri varsa eğer onlar sokaktan çıkmıştır. Apartmanların zillerine basıp kaçtığınız, gizlice sızdığınız bahçelerden birlikte erik aşırdığınız, taş üstüydü goldü tartışması yaşadığınız adamlardır bunlar. Başkası değil... Annenize sabah kahvesi içmeye gelen bir akrabanın çocuğu hiç değil!

Sokakta elde edilen dostlukların ömrü uzun olur. En sevdiğiniz dostunuzun ailesi bir başka semte taşınmaya karar verdiğinde aniden de bitebilir mesela. Bilemezsiniz, vurgun ani olur. Orta öğretime geçmeniz ise başlı başına bir değişimdir. Ergenliğin getirdiği değişim, sadece dış görünüşünüze etki etmez. Arkadaşlarınızı da buna göre seçersiniz. Bu dönemde arkadaşlarınız hemcinslerinizdir. Karşı cinsi ancak arkadaş yaftası altında aldatırsınız. Duygularınıza karşılık vermiyorsa eğer, zaten hiçbir zaman arkadaşınız olmamıştır. Her şeyin bittiğini düşündüğünüz dönemde ise üniversitede bulursunuz kendinizi. Başka şehirler, başka dostlar, başka öyküler demektir bu...

Bir insan akrabalarını seçemez mesela... Size bunlar verilmiştir, elinizdekiler budur. Ve siz kuzeninizi, teyzenizi, amcanızı ya da kan bağı taşıdığınız herhangi birini değiştirme kudretine sahip değilsinizdir. Verileni kabullenirsiniz. Yine bu yüzdendir akrabalar arasındaki anlaşmazlıkların çoğu. Ana-baba gibi birincil kavramları dışarıda tutarsak, geride kalan alayının size karşı hissettiği sevgi saygı zorunludur. Aksini iddia eden beri gelsin... Fakat dostluk böyle değildir. İnsan dostunu kendisi, duygularına kulak kabartarak seçer. Yanıldıysa değiştirebilme ihtimali de vardır üstelik. Birbirlerini tüm yönleri ile tanıyan bu insanların, birbirlerini kardeş olarak görmelerinin altında da bu ortak paylaşılmışlık hissi yatar. Öz kardeşiniz ile buzdolabında kalan o tek gofret için tartışmaya girebilirsiniz, ama dostunuza bunu yapamazsınız, yapmazsınız. Üniversite yıllarımda aynı evi paylaştığım, zaman zaman evimizin salonundan da küçük o yurt odasının buhran havasını birlikte soluduğum adları bende saklı dostlarım... Sevdiğimiz kız yüz vermeyince birbirimiz için programlarımızı iptal eden bizdik. "Olsun be abi, bu ay da elektriği ben öderim"i içtenlikle dile getiren hangimizdik acaba? O gün için birimizdik işte, başka gün olsa öteki olurdu. Şimdi aynı şehrin denizine bakmıyoruz onlarla, kahkahalarımızı da gözyaşlarımızı da aynı evin duvarları izlemiyor belki... Fakat balkona çıkıp başımı gökyüzüne kaldırdığımda biliyorum ki o an aynı yıldızı seyrediyoruz.


Dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına...

Man-Crush on Jack Bauer

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:40

0

Pazartesi Notları #116

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:30

1

  • Çocukluğumda birden çok alternatifli kitaplarım vardı. Şimdi "Nasıl oluyor öyle?" diyenler için ayrıntıya gireyim. Bu öykü kitaplarının her sayfasının altında size iki seçenek sunuluyordu, "Şöyle olmasını istiyorsanız X sayfaya, böyle olmasını istiyorsanız Y sayfaya atlayınız" gibi... Haliyle bir öykü için, hem de aynı kitapta, en az 10 tane alternatife sahip oluyordunuz. Hatırladım da, çok güzeldi... Kaybetmeseydim keşke...
  • YouTube üzerindeki sansür kalktı, fakat ben yine de sahte DNS adresimi değiştirmedim. Bu ülkede sansüre uğrayan tek site YouTube değil!
  • Royal Halı'nın reklamı müthiş. Hani şu bakterinin "Jokunamaam, jokunamaaam" diyerek şarkı söylediği reklam. Beslenir ki o bakteri... Hazır YouTube açılmışken, izlememişler buradan izleyebilir.
  • Bizde de Cadılar Bayramı olsaydı, biz de "Trick or Treat" yapmaya kalksaydık...
  • İzledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim, şu ana dek yapılmış - açık ara - en iyi dizi Six Feet Under'dır. Dizi baştan sona mükemmel, finali dillere destan... Yıllardır Lost ile harcanan ömrüme yazık.
  • Öte yandan 24 de bitmese iyiydi aslında. Jack Bauer'dan başka kim karşılayacak benim adrenalin ihtiyacımı? Damn It!
  • Kanımca şu an devam eden diziler arasında en izlenmeye değer olanı Dexter'dir. Michael C. Hall'un olduğu tüm işlerin altına imzamı atarım ben.
  • Meşhur bisküvilerin mini boyunu çıkarmak hazır moda olmuşken, Probis'e de el atsın birileri...
  • FIFA 11'in oyun müzikleri arasında yer alan "Ace of Hz" müthiş.
  • Bundan böyle en yakın arkadaşıma bile ödünç kitap vermeyeceğim. Ortadan ikiye katlanmış, sayfaları yırtılmış kitaplarımı bir de utanmadan teslim etmeye kalkmıyorlar mı...
  • Apaçi müziği ne kadar sinir bozucu değil mi?

Dinlenmesi Gerekenler (56) - Breathe Me

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:30

0

Sia - Breathe Me by s0ph0


Help, I have done it again
I have been here many times before
Hurt myself again today
And, the worst part is there's no-one else to blame

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
I'm needy
Warm me up
And breathe me

Ouch I have lost myself again
Lost myself and I am nowhere to be found,
Yeah I think that I might break
I've lost myself again and I feel unsafe

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
I'm needy
Warm me up
And breathe me

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
I'm needy
Warm me up
And breathe me

SIA

(Nathaniel Samuel Fisher Jr.'nin anısına...)

Dennis Hopper: Son Viraj Dönüldü

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:15

0

Oyuncu, yönetmen, fotoğrafçı, ressam… Dennis Hopper denince akla ilk gelen özellikler bunlar olsa da gözün göremeyip kulağın duyamadığı yerde fazlası var aslında. Büyük paraların döndüğü, yıldız oyuncuların ekranları süslediği ve dev reklam kampanyalarının desteklediği anaakım Amerikan sinemasına karşı direnen birkaç genç isimden biriydi o. Bugün Amerikan bağımsız sineması var olabilmişse hiç şüphe yok ki şükredilecekler arasında başı çekiyor Hopper. İmkânsızlıklar çöplüğünde hayatta kalabilmenin yolunu Hollywood’a kanıtlayabilmiş bu sıra dışı adam artık yok. “Ustalara Saygı Kuşağı”nın bir meleği olarak niteleyebileceğimiz üstada karşı bir saygı duruşunda bulunacağız.
Çok güzel bir diyar var. Nerede olduğunu tam olarak idrak edemiyoruz. Şarkıda söyler ya hani “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de o bizim köyümüzdür” diye… Bir bakıma aynı kapıya çıkıyoruz. Şu anda gidebilmemiz imkânsız görünüyor o diyara. Yine de biliyoruz ki gün gelecek adres defterimizin açık olan sayfası o diyarı işaret edecek. Hem neden mi çok güzel bir yer bu diyar? Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim o vakit. Güzel insanlar var orada ve daha da önemlisi güzel atlarla gidiliyor o diyara. Öyle olmasaydı büyük usta Yaşar Kemal, “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler” diye not düşer miydi İnce Memet’in finaline? Yıllar önce en yakın arkadaşı James Dean atını mahmuzlayarak giderken o diyara, Hopper ne düşünüyordu bilemeyiz, fakat tek bir şeyden emin olabiliyoruz; Dennis Hopper artık James Dean’in yanı başında.
17 Mayıs 1936’da Kansas’da Dennis Lee Hopper’i karşılayan hayat, onu kısa süre içerisinde oyunculuğa ve yönetmenliğe sürükleyecek, tüm zamanların en iyi “kötü adam”larından biri haline getirecekti. Yaşama gözlerini açtığı çiftlik evinde serpildikten sonra annesinin ve babasının iş yaşantıları yüzünden San Diego’ya sürüklendi. Liseyi okuduğu Helix High School’da sinemaya merak duymaya başladı ve bu ilgisi sayesinde kendisini Old Globe Theatre’de buldu. Burada kısa sürede fark edilmeyi başaran Hopper bu yola baş koymuştu ve gözünü daha büyük sofraya dikmişti. Oyunculuk ve yönetmenlik hevesinden aldığı ilham ile sinema tekniklerini öğrenebilmek adına soluğu New York’un ünlü stüdyolarından birinde, Actors Studio’da, aldı.
1947 yılında Anna Sokolow, Cheryl Crawford, Robert Lewis ve Elia Kazan’ın önderliğinde kuruldu. Kurulduğu günden bu yana kendisini oyuncu yetiştirmeye adayan bu popüler kurum zamanla Marlon Brando, James Dean, Robert de Niro, Jane Fonda, Jack Nicholson, Al Pacino, Anthony Quinn ve Jon Voight gibi isimleri dünya sinemasına birer armağan olarak sunacaktır. Actors Studio yöntem oyunculuğunu esas almış bir kurumdu. Buna göre aktör adayları ortak bir sahnede topluca rol alıyordu ve bu durum onların doğaçlama yeteneklerini geliştirirken, onları başlı başına bir beyazperde ikonu olmaktan kurtarıyordu. Dennis Hopper’a Actors Studio günlerinden kalan en büyük nitelik hiç şüphe yok ki eşi benzeri olmayan doğaçlama becerisidir. Yine de ister her iyi özelliğin insana cenneti bahşetmeyeceğine yorun, ister meyve veren ağacın taşlanacağı gerçeğiyle yüzleşin… Hollywood gibi kendi kurallarını kendisi koyan kapitalist bir sistemin karşısında, kendi iplerini kendi tutmak isteyenlerin pek şansı yoktu. Doğaçlamadaki ısrarı yüzünden Hopper’in kariyerinin bir bölümü günü geldiğinde sekteye uğrayacaktı.
İLK ADIMLAR VE JAMES DEAN

Onca yılın yorucu eğitiminde sonra sıra adını duyurmaya gelmişti. Dennis Lee Hopper profesyonel anlamdaki ilk oyunculuk deneyimini diziler sayesinde elde etti. Televizyonun popülerliğinin bir getirisi olarak o dönem bir hayli izleyici kitlesine sahip olan Medic (1954), Cheyenne (1955) ve Sugarfoot (1957) gibi dizilerde yan rollerde görev aldı. Kamera önündeki rahatlığı ile dikkatleri çektikten sonra ilk sinema filmi denemesinde Joan Crawford ve Ernest Borgnine gibi iki isimle birlikte Johnny Guitar’da rol aldı. Bu filmin hemen ardından Rebel Without a Cause’de daha sonra çok yakın arkadaş olacağı James Dean ile birlikte oynama fırsatı buldu. İkilinin mevzubahis film sayesinde başlayan dostlukları 1955 senesinde Dean’in elim bir trafik kazasına kurban gitmesi üzerine yerini hatıralara bırakır. James Dean aynı zamanda Hopper’in fotoğrafçılık tutkusunu da keşfeden isimdir. Hopper’deki bu yeteneği gören Dean, arkadaşını fotoğrafçılığı sinemanın yanında bir alternatif olarak tutması gerektiği konusunda teşvik eder. Oyuncu 1980’li yılların sonunda çıkardığı ve çektiği fotoğraflardan derlediği kitabında da arkadaşına bunun için teşekkür etmeyi ihmal etmemiştir.
Dennis Hopper yaşantısı boyunca James Dean’in birlikte çalıştığı en iyi oyuncu olduğunu dile getirmekte tereddüt etmeyecektir. Bir söyleşisi sırasında Dean hakkında dile getirdiği sözler kariyeri boyunca örnek aldığı kişiyi en güzel haliyle ifade etmiştir: “Jimmy gözlerimin gördüğü en iyi aktördür, bu kesin. O aynı zamanda kendi yeteneklerine sınırlama getirmeye çalışanlara karşı bir gerilla rolü de üstleniyordu. Bir keresinde sırf bu yüzden, gözlerimin önünde, cebinden çıkardığı bir bıçakla yönetmenin üzerine yürümüş ve onu öldürmekle tehdit etmişti. O gün bugündür sanatımda ve hayatımda onu örnek alıyorum. Hoş, bu başıma çok iş açtı.” Gerçekten de öyledir…
Dennis Hopper’in kariyerinin ilk yılları dışarıdan göründüğü gibi tozpembe değildi aslında. Başarı merdivenlerini birer birer tırmanmak elbette amacıydı fakat hesapta olmayan bir durum vardı ki bu da aşırı derecede agresif bir tutum sergiliyor oluşuydu. Kariyerinin ilk yapımlarında ortaya koyduğu yeteneklere karşın uzunca bir süre kalburüstü eserlerde boy göstermek zorunda kalışı da hiç kuşkusuz bu yüzdendir. 1958 senesinde gösterime giren From Hell to Texas (Cehennemden Teksas’a) isimli filmde o güne kadarki en iyi çıkışını yakalayacağını düşünmektedir. Bu düşüncesinde haksız da değildir işin doğrusu. Müthiş bir performansa imza attığı film ile tüm takdirleri toplasa da kazın bir de öteki ayağı vardır tabii. Filmin çekimleri esnasında, yönetmen koltuğunda oturan Henry Hathaway ile birçok kez ipleri koparma noktasına gelmişlerdir. Bunun sebebi de, Hathaway’in bakış açısını göz önünde bulundurursak, Hopper’in sette doğaçlamaya fazlasıyla yer ayırıyor olmasıydı. Filmin çekimleri tamamlandıktan sonra Hopper, kamuoyundan olumlu tepkiler almış olsa da filmin yönetmeni Hathaway aktörün Hollywood’daki işini bitirmekte kararlıdır. Bu amaçla bacasız endüstrinin en koyu buharlarını tüttüren film stüdyoları ile bağlantılar kurup, Hopper’in büyük yapımlarda rol almamasını ister.
Kariyer yapma fırsatını elinde bulunduran bireyler üzerinde seyrettikleri basamakları emin adımlarla çıkarlar. Hopper’in yapmak istediği de bundan başka bir şey değildi şüphesiz. Farklılığı ve sıra dışılığı onu bu yola sürükleyen en önemli etkendi. “Farklılıklar ne zamandır insanların yolunu tıkıyor?” diye sorulabilir. Ancak unutulmamalıdır ki Hollywood gibi bir kurtlar sofrasında başına buyruk hareketlerin ne yazık ki bir diyeti vardır. Hülasa, Hopper başladığı yere geri dönmüştür. Tüm büyük kapılar kapalıdır artık. Birileri sinema mı demişti? Orta karar TV dizileri onun yolunu gözlemekteydi.
HERKES GİDER MERSİN’E, BEN GİDERİM TERSİNE

Cehennemden Teksas’a adlı yapımın akabinde filmin yönetmeni Henry Hathaway’den büyük darbe yiyen Dennis Hopper için bant hızla geri sarılmaya başlanmıştı. 1950’li yıllar son demlerini yaşıyordu. Bütün Amerika her gün, saatler boyu, aptal kutusuna kilitleniyordu. Talebe arz ile karşılık vermek zorundaydı televizyon stüdyoları. Deyim yerindeyse beyaz cam dizilerden geçilmiyordu. Anlaşılan oydu ki Hopper’in uluslar arası planları uzunca bir süre daha askıda kalacaktı. 1960’lı yılların başından itibaren sürekli olarak dizilerden boy göstermeye başladı Hopper. Küçük film stüdyolarından ender gelen sinema projelerini de değerlendirmekten geri kalmıyordu bu dönemde. Ancak söz konusu filmlerin kendisinin hayalleri ile uyuştuğunu söylemek pek de doğru olmaz. İçinde bulunduğu durumun çok daha vahim olan yanı ise rol aldığı sayısız televizyon dizisinin hemen hemen tamamında konuk oyuncu olarak yer alıyor oluşuydu. Yani hikâyeyi özetlersek, kariyerinin henüz başındayken Hathaway ile uğraşmak ona pahalıya mal olmuştu.
Dennis Hopper’in içinde bulunduğu bu “ikinci başlangıç” durumu adımların daha sağlam basılmasına ön ayak olmuştu. Bundan çok daha önemlisi yakın bir gelecekte Hopper, içinde bulunacağı bir grup genç isimle birlikte Amerikan insanına sinemanın sadece Hollywood’dan ibaret olmadığını kanıtlayacak ve Amerikan bağımsız sinemasının oluşumunda büyük rol oynayacaktı.
1960’lı yılların sonuna doğru gelindiğinde vahşi batı temalı birkaç filmde kötü ve acımasız karakterlere bürünerek televizyon ekranlarından yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Bu filmlerden ikisi olan Hang ‘Em High ve True Gift’de John Wayne ve Clint Eastwood gibi türün isim yapmış oyuncuları ile çalışma fırsatı yakaladı. Kapıyı yeniden aralamıştı. Bir yerden öyle bir yumruk çıkarmalıydı ki temellerini kalıcı olarak atabilsin sinemaya… Çok beklemek zorunda kalmadı ama günü geldiğinde hiç beklenmedik yerden vurmasını da bildi. 1969 yılında Hollywood, Hopper’in sinemaya yapacağı büyük vurguna tanıklık edecekti.
HIZLA ÇIKILAN BASAMAKLAR

Her şey gün gibi aşikârdı. Hopper yeniden adından söz ettirmeye başlamıştı. İşlere tam da rayına oturmuş gözüyle bakılabilecek bir ortamda Hopper aslında tam da kendinden bekleneni verdi ve büyük bir risk alarak kendi kafasındaki bir projeyi hayata geçirmeye karar verdi. Kendi yazdığı bir senaryo metni vardı elinde. Üstelik bu projeye güveni de tamdı. Hemen çalışmalara başladı. Projeye ünlü oyuncular Peter Fonda, Jack Nicholson ve senaryo yazarı Terry Southern’i de dâhil ettikten sonra iş hızlı bir şekilde ilerleme kaydetti. Dennis Hopper bu ilk büyük projesinde kameranın hem arkasında hem de önünde görev alıp, yönetmenlik ve oyunculuğu aynı anda deneyecekti. 1969’un ilkbaharında vizyona giren Easy Rider düşük bütçesine ve neredeyse hiç reklamının yapılmamasına karşın kısa sürede gişede büyük bir başarı elde ederek, maliyet/hasılat oranı ele alınınca tüm zamanların en başarılı işlerinden birine imza atmış oldu. Hopper, kendisine Oscar adaylığı da getiren Easy Rider ile Amerikan ana-akım sinema kültürüne, işin dev bütçelerde ya da devasa reklam kampanyalarında bitmediğini, yıldız oyuncuların izleyiciyi sinema salonlarına çekmeye yetmeyeceğini apaçık bir şekilde kanıtlamıştı.
Easy Rider dönemin Amerikan gençlerine ışık tutan bir yapımdı. Motosiklet çılgınlığını alabildiğine yaşayana Amerikan gençleri üzerinden o neslin iç dünyasına doğru bir çıkarım yapan film, bir baltaya sap olamamış fakat bunun farkında dahi olmayan şahısları ustalıkla irdeler. Yine de dönemin motosiklet çılgınlığı içinde kavrulan genç kesimi konu alan salt bir film görüntüsünden dakikalar geçtikçe uzaklaşan Easy Rider’da, izleyenler bir anda kendilerini Amerikan toplumunun baskıcı düzeni arasında buluverirler. Amerikan Rüyası olarak adlandırılan olgunun aslında şişirilmiş bir balondan öte olmadığı, izleyicinin yüzüne tutulan bir ayna misali yansıtılır.
Easy Rider’in gerek toplumsal mesaj verme yolunda kat ettiği yol, gerekse imkânsızlıklar altında dahi yapılabileceklerin aslında kısıtlı olmamasını gözler önüne sermesi Hollywood yapımcılarını dümen kırmaya teşvik etti. Artık ünlü film stüdyoları yapımcılara ve yönetmenlere dev bütçeler sunmuyor, onlardan para yerine yaratıcılıklarını konuşturmalarını istiyordu. Böylece Hollywood bir anda düşük bütçelerle çekilen ve Amerikan gençliğinin sorunlarıyla ilgilenen mütevazı yapımlarla dolmaya başlamıştı. Taklitler aslını yaşatmaya devam ediyordu. Hopper’in ise artık geleceği konusunda bir kaygısı kalmamıştı.
BAĞIMSIZ YAPIMLAR VE AVRUPA

Kariyerinin sürekli dizi setleri arasında mekik dokuyarak geçeceği endişesinden kurtulmuştu Dennis Hopper. Üstelik Easy Rider ile gelen başarı biraz da kendine güven aşılamıştı onun sinemacı ruhuna. Daha fazla dizi yoktu artık, belki hobi için yine yapardı ileride, ama artık önceliği sinemaydı kuşkusuz. 1970’li yılların başından itibaren bu alanda gerek oyuncu gerekse yönetmen olarak hızla faaliyet vermeye başladı. Sinema projeleri birbirini takip ederken, Hopper zaman zaman setten sete koşturmak zorunda kalıyordu. Özellikle True Gift ve The American Friend ile başarısını taçlandırsa, oyunculuk kariyerinin nirvanasını 1979 yapımı Apocalypse Now (Kıyamet) ile yaşadı.
Efsanevi üçleme The Godfather ile akıllara kazınan yönetmen Francis Ford Coppola’nın “en iyi işim” dediği Apocalypse Now’da Martin Sheen, Marlon Brando, Robert Duvall ve Harrison Ford gibi büyük oyuncularla aynı kameranın önüne geçti. Vietnam Savaşı’nın bambaşka bir boyutta ele alındığı yapımda bir savaş foto-muhabirini canlandıran Hopper, artık daha fazla bağımsız filmde yer almayı kafasına koymuştu.
Bir zamanlar kendisini hor görüp, merdivenden aşağı itenler ısrarla yerlerinde saymaya devam ederken, Hopper sınırlarını Amerika’nın da ötesine genişletmişti. Özellikle Avrupa’da birçok başarılı projede yer alarak yeteneklerinin sadece Hollywood ile sınırlı olmadığını cüretkârca ortaya koymuştu. İngiliz, İspanyol ve Fransız yapımlarında hatırı sayılır ölçüde rol almış, Avrupa’daki en başarılı işine ise bir Alman filmi altında imzasını atmıştır. İlk büyük başarısını Paris, Texas (1984) ile yakalamış, daha sonra çektiği Wings of Desire ve Buena Vista Social Club eserleri ile sinema dünyasındaki yerini sağlama almış olan Alman yönetmen Wim Wenders’in The American Friend adlı filminde yönetmenin başarısına ortak olmuştur. Dennis Lee Hopper artık uluslararası bir üne sahiptir.
OLGUNLUK DÖNEMİ

1980’li yıllarında ortasına kadar yaptıkları bunlardı Dennis Hopper’in. Yer aldığı yapımlar özgeçmişinin Hollywood’a dönüş için yeteri kadar parlamasına elverişliydi. Zira bir anda kimsenin beklemediği bir başarı elde eden Hopper, kelimenin tam anlamıyla değere binmişti ve Amerikan sineması onu bir kez daha kaybetmeye niyetli değildi. Aynı yıllarda Hollywood’a dönüş yaparken yurt dışı çalışmalarından da geri kalmaya razı değildi. Aslına bakılırsa bu imzasız akit her iki tarafı da memnun edebilirdi. Neticede Hopper kariyer bakımından hayal ettiğinin ötesinde bir yere konuşlansa da özel hayatı için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi. Pek çok kötü alışkanlığı vardı ve Hollywood’un ona bunlardan arınma hususunda oldukça katkısı olduğu söylenebilir.
1983 yılında çekilen ve yine bir Coppola filmi olan The Rumble Fish’de müthiş oynayan Hopper, geçmişine dair kötü anıların izlerini sildiğini gösteriyordu adeta. Bunun diğer yapımcı ve yönetmenler için bir teminat olmadığını kim söyleyebilirdi ki? Öyle ya tüm bu gelişmelerin akabinde dönemin kült filmlerinden Blue Vevlet’de, bilinçdışı filmlerin yönetmeni David Lynch’in tam da kafasındaki adamdır.
1980’li yıllar Dennis Hopper’in sinemaya olan hizmetinin sadece oyunculuk ve yönetmenlik üzerine kısıtlı olmadığını göstermesi bakımından da kayda değerdir. Yayınlandığı dönemde büyük ilgi uyandıran Rabbit Ears animasyon serisinde hikâye anlatıcısı olarak seslendirme sanatçılığı görevi yine Hopper’e bahşedilmişti. Bu alandaki başarısı oyunculuk kariyeri açısından da bir referans oluşturmuş olacak ki, 1993 yılında popüler bir video oyunundan beyazperdeye aktarılan Süper Mario Kardeşler adlı yapımda kötü karakterlerden King Koopa’ya can verir. 1990’lı yıllar sadece Türkiye’de bir geçiş dönemi değildi. 1994 senesinde, ülkemizde de büyük ses getiren, Speed (Hız Tuzağı) adlı filmde Keanu Reeves ve Sandra Bullock’u taşıyan bir otobüsü havaya uçarmaya çalışacak; Waterworld’de Kevin Costner’a, bir türk havayolu firmasının reklamında yer almadan evvel, eşlik edecekti. Tüm bunların yanında, 1997’de dünyanın en çok satan sinema dergisi Empire tarafından Tüm Zamanların En İyi 100 Sinema Yıldızı listesine 87’nci sıradan giriş yapıp, artık “Ben oldum” diyecekti.
BİR ZAMAN HATASI

“Aklım başıma geleli tam 18 yıl oluyor. Bir zamanlar haplara, uyuşturucuya ve alkole bağımlıydım. Dürüst olmam gerekirse, kokaini ayılmak ve yeniden içebilmek için kullanıyordum. Hayatımın o döneminin son beş senesi tam bir kâbustu. Günde bir buçuk litreye yakın rom, neredeyse 30 şişe bira ve 3 gram kokain kullanıyordum. Tüm bunlara karşın yine de iyi sayılırdım, en azından etrafta sürünerek dolaşmıyordum.”
Dennis Hopper’in hayatının oldukça kara bir dönemi de vardı. Her şey tozpembe değildi. Bu noktada bandın başına gönderme yapmamız gerekiyor, Henry Hathaway ile sorun yaşadığı yıllara…
1958’de From Hell To Texas görücüye çıktığında tepkiler olumlu olsa da kamuoyundan uzun süre gizlenen bir gerçek vardı ki bu da yönetmen Hathaway ile filmin oyuncularından Dennis Hopper’in arasının açık olduğuydu. Nedeni ise - yönetmene göre - Hopper’in doğaçlama adı altında başına buyruk hareketleriydi. Film gündemdeki etkisini kaybettikten sonra Hathaway pek çok film stüdyosu ve yapımcı ile bağlantıya geçmiş, Hopper’in kariyerinin önüne adeta bir duvar örmelerini istemişti. O vakitler istediğini de elde etmişti.
Yaşananlar olumsuz etkilenen isim elbette ki genç oyuncu Hopper’di. Rasyonel bir düşünceyle yaklaşınca yeteneklerini sergilemek isteyen hevesli bir gençti. Eğitim aldığı kurumda oyunculuk ve başarı adına öğretilen ilk ders buydu. Bir şeyleri yanlış yaptığına ısrarla inanmasa da ortada bir gerçek vardı: Tüm kapılar suratına çarpılmıştı!
Umutsuzluk Hopper’in yeni adıydı adeta. Bir geçiş döneminde olduğunu varsayıyor fakat bu dönem bir türlü geçmek bilmiyordu. En yakın dostlarıysa bir anda alkol ve uyuşturucu olmuştu. Yakasına yapışan bu kötü kadere öylesine aşina duruma gelmişti ki bir süre sonra yaşamı bir halüsinasyondan ibaret sanmaya başlamıştı. Tüm set ekibinin sarhoş bir kafayla dolaştığı Apocalypse Now, tam da bu döneme denk gelip, Hopper için, işleri içinden çıkılmaz bir boyuta taşır. İmdadına ise Wim Wenders yetişecektir. The American Friend’de rol verdiği oyuncusunun durumundan korkan Alman yönetmen Hopper’i hastaneye yatırır. İş biraz da psikolojik bir savaşa dönmüştür. Bu hâliyle oyunculuğa devam edemeyeceğinden korkan Hopper adeta kendi kendinin doktoru olup, müthiş bir irade örneği gösterir.
Hülasa, sinemaya hayatından katmaya çalışırken, hayatı sinema olmuş bir aktördü Dennis Hopper. Zorluklara karşı azmin en iyi hikâyesiydi onun yaşam öyküsü. Öyle ya, başka kim gülücüklerle karşılayabilirdi ki ölümü, yaşarken sayısız kez yeniden dirilmiş olan Hollywood’un Erol Taş’ından başka…

Pazartesi Notları #115

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:40

1

  • Nestle'nin yeni bir ürünü var: Baklava Tadında. Evet, adı bu! Adamlar yapmış, bir şey diyemezsin...
  • Gerçekten de Şafak Sezer'e katıla katıla gülenler varmış. Ben bugün bunu öğrendim. Recep İvedik'i izlerken gülmekten bayılanlara da tanıklık ettiğimizi düşünürsek, pek de abartmamak gerek belki.
  • Mesela bazen "Lan bu maddeyi kesin Pazartesi Notları'na eklemeliyim" diye düşünüyorum. Pazartesi olunca unutuyorum o maddeyi.
  • Erzurum'da, 12 Eylül'de sandık görevlisi olan bir imam, görevli olduğu okula zamanında ulaşabilmek için evinden erken çıkmış, ormandan geçerken bir ayının saldırması sonucu hayatını kaybetmişti. Bugün, Dünya Hayvanları Koruma günü ve bu ülkenin bakanı çıkıp o ayıya "Vur Emri" verebiliyor. Bu bakan L'ours'u izlemiş midir acaba? Bir hayvanı doğasına uygun hareket ettiği için yargılayabiliyoruz. Pardon, yargılamadan vuruyoruz. Bakanların hepsi mi boşbakan olur?
  • The Tourist'in yayınlanan fragmanında gördüğümüz üzere, evet, Johnny Depp artık yaşlanmış. Vay arkadaş, Johnny Depp'ler yaşlanmamalı. Devlet buna bir şey yapması lazım
  • Dizilerin yeni sezonları başladı. How I Met Your Mother bildiğiniz gibi, Dexter yarattığı harikaların da üzerine çıkmış durumda, Supernatural ise geri vitese takmış otomobil gibi.
  • Atatürk'ün değerlerine de ne kadar güzel sahip çıkıyoruz ama, değil mi? Cumhuriyeti oligarşiye devretmenin eşiğine getirdik, okumayan nesiller yetiştirdik... Son olarak da Savarona'yı kerhane yaptık. Ziyaretine gelmeye yüzüm yok.
  • Facebook kullananlar farkına varıyor mu? Can Yücel'i iyice Facebook şairi yaptık. Bu günleri görseydi "Face sensin, Book da sana girsin" derdi. Eminim!
  • "Televizyonlarda bir ilk: Gay sahnesi" manşetini atan zihniyetin Six Feet Under'dan haberi var mı? Hem orada sadece yatağa girmekle de kalmıyorlar!
  • Kılıç Günü adlı dizide yer alan bu "cüretkâr" sahneler hakkında, yapımcı Osman Sınav "İyiliği, tüm güzelliğiyle anlatabilmek için kötülüğü de tüm karanlığıyla gösterebilmeliyiz" açıklamasını yapmış. Kötü olarak tabir edilen eşcinsellik oluyor burada. Böyle adamlar yüzünden homofobi korkusu var bu toplumun.
  • Çocuklar Duymasın'ın yeni bölümlerinde kadınlara üstü kapalı olarak "Oturun evinizde. Kadının yeri evidir" mesajı veriliyor.
  • Aynı dizide erkeklerin küpe takması da "çok ayıp bir şey" olarak tanımlanıyor. Yıllardır ayıp işliyormuşum da haberim yok.
  • Böyle bir memlekette tabii ki fellik fellik Fatmagül'ün suçu aranır. Ya ne olacağıdı ya?
  • Yiğit Bulut'un başbakana olan yalakalığına ne demeli! En son yaptığı "Basını denetleyecek bir kurum açılmalı" önerisiyle ne kadar alnından öpülesi bir adam olduğunu da kanıtladı! Bu adam "Evrim diye bir şey varsa, o halde neden tahtadan kedi evrilmiyor?" gibi cümle kurmuş bir adam. Şaşırmamalı, kendi haline bırakılmalı.
  • Luke Skywalker da çıkıp şimdi "Benim babam Toyota gibi adam" dese, olur mu?

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 77

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:15

0

- Ne yaptın oğlum? (Münir Özkul)
+ Sevdim hocam! (Tarık Akan)

(Hababam Sınıfı)

Powder

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:15

0

Evrendeki her kavramın, duygunun çıkış noktası sevgi olmalı... Aksi takdirde savaşları, her gün patlayan bombaları, dargınlıkları, kırgınlıkları kimseye anlatamayız. Özellikle de kendimize... İnsanoğlu değil midir bir sevgi timsali olarak yükselen bebeklerden katil yaratan? Maalesef okuduklarıyla değil de gördükleriyle rotasını çizen bir varlığız. İşin sürekli kolay kısmına tutunuyoruz. "Silah çıktı mertlik bozuldu" nidalarıyla suçu objelere atmak da bu yola çıkarıyor bizi. Öfkeyi, nefreti, hor görmeyi beynimizde filizlendirdikten sonra kime ne anlatabiliriz ki? Bir insanın faşist addedilmesi için diğerlerini ötekileştiriyor olması yeterlidir. Sırf kafamızdaki insan profiline uymadığı için kaç kişi küçük görmüşüzdür bugüne kadar? Küresel dünyanın küresel sorunudur bu...
Sevginin başladığı yer doğumdur. İnsanın kaderi o an tayin edilir. Bir çocuğun sevgisiz büyüyebilmesi mümkün müdür? Hissedemez mi sanıyorsunuz? Büyük bir yanılgı! Çocukların hissiyatının ne denli geniş olduğunu basit bir incelemeyle bir ortaya çıkarabilir insan. Kuzenimin 3 yaşında dünyalar güzeli bir kızı var. Kalabalık ortamlarda benden daha fazla gördüğü şahıslar yerine beni tercih etmesini tek bir şeye yorabiliyorum ben. Çünkü ona bu sevgiyi hissettiriyorum ben. Çünkü kendi kızım olsaydı bu kadar sevebilirdim herhalde. Bir insanın çocukluk süreci yetişkinliğini büyük ölçüde etkilecektir. Çünkü söz konusu evrede tüm duygular aşırı hızlı yaşanacaktır. Bilinçaltı kanserli düşünceleri zihinden atacaktır...
Jeremy "Powder" Reed... Doğumu sırasında annesinin ölümüne neden olmuş, farklılığı nedeniyle henüz kundaktayken babası tarafından terk edilmiş albino bir genç... Onu diğerlerinden ayıran tek şey dış görünüşü değil aslında. Sahip olduğu telepatik ve paranormal yetileri sayesinde bir anda yabancı bir portre çizer dış dünyaya. Bir evin bodrum katında yıllarca büyükannesi ve büyükbabası tarafından büyütülen Powder'a onların vefatıyla birlikte dış dünyanın kapıları açılır. Bilimadamlarının önünde dünyanın gelmiş geçmiş en zeki adamıdır, halkın gözünde ise uzak durulması gereken bir yabancı... Tüm bu kargaşının arasında Powder, evi olarak nitelediği gerçeği arayış içerisindedir.
1995 yılında beyazperdede yer alan ve bugüne kadar sinemanın satır aralarına hapsolmak zorunda kalmış bir film Powder. Bunda yönetmen Victor Salva'nın 12 yaşındaki bir oyuncuya sarkıntılıktan suçlanmış olmasının payı büyük. Disney'in büyük umut beslediği proje, Salva'nın yönetmenlik koltuğuna oturmasıyla eleştirilere maruz kalınca, Disney beklediğini bulamadı. Bu da filmin hak ettiği değerden uzak kalmasına yol açtı.
Benzer hikâyelerin sıklıkla yer aldığı bir sanat dalında anlatım tarzıyla farklılığını hissettiren, IMDb'de aldığı puanın rahatlıkla üzerinde puanlanabilecek bir yapım Powder. Bu filmin bünyede bıraktığı etkiyi bir de Tim Burton'un Edward Scissorhands'inde bulabilirsiniz. Ötekileştirmenin dibine kadar yaşandığı bir coğrafyada belki de tekrar izlenmesi gereken bir film.

Bir Bilmecem Var Çocuklar #1

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:15

7

Donnie Darko ödülü yalan oldu, hatırlarsınız sanırım. Bir Bilmecem Var Çocuklar'da birkaç hafta önce sorulan soru David Lynch'in The Straight Story'sine aitti. Tahmin eden kimse olmadığı için Donnie Darko DVD'sinin akıbeti farklı oldu. Neyse...
Bayram dedim, seyran dedim, konsepte yeniden hayat verdim. Yapacağınız şey çok basit. Yukarıda bulunan fotoğrafın hangi filme ait olduğunu söyleyen ilk kişi DVD ödülünün de sahibi olacak. Önceki fotoğrafa nazaran kolay olduğunu düşünüyorum.
Ödül mü ne? Jim Jarmusch imzalı Stranger Than Paradise.

NOT: "Adsız" kimliğiyle verilen yanıtlar doğru bile olsa kabul görmeyecektir.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 76

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:00

0

"No matter where he is, I thought you should know what kind of man your father really was."
(Million Dollar Baby - Morgan Freeman)

Pazartesi Notları #114

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:45

1

  • Dinlenmesi Gerekenler'i görüntülemekte sorun yaşıyor musunuz?
  • Grooveshark'ın da cenaze namazını kıldığımıza göre başka yollar bulmak gerekiyor. Belki de sisteme sövmek gerekiyor, bilemedim şimdi.
  • Geçen gün Facebook'da vakit öldürürken gördüm de, hâlâ Farmville oynayan varmış. Kaçıııın, canınızı kurtarın...
  • Pringles'i kutusundan alıp alıp yemeyi sevmiyorum ben. Tabağa doldurunca daha bir hoş oluyor. Zaten o kutunun içine elim sığmıyor artık.
  • Dün gece Kadir Gecesi'ydi ya hani, millet Facebook'u bile dua etmek için kullanıyordu. Ben buna çok güldüm... Adam bayağı sureleri kopyalayıp yapıştırmış. Altına yazılan yorumlar da hep aynı: Amin!
  • Televizyon açmıyorum. Gelecek pazartesi son veririm herhalde. Liderlerin sesini duymaktan gına geldi artık. Ne bağırıp duruyorsunuz lan?
  • Dr.Oetker'in reklamında okuldan gelen çocuklar supangleleri görünce "Yaşasın, babaannem mi geldi?" diye bağırıyorlar ya hani. Benim hiç supangle yapan babaannem olmadı. Duymadım da yani... Babaanneler genelde aşure yapar...
  • Diyarbakır Cezaevi'ni yıkmak isteyen adam neden referandumu bekler? 8 senedir başımızdasın... Ha, unuttum, bir çıkarın olması gerekiyordu değil mi?
  • O değil de, dağıttığı iftariyelerle bile referandum propagandası yapan 'hayırseverleri' ne yapacağız?
  • Kılıçdaroğlu'nun genel af önerisini 'seçim rüşveti' olarak niteleyen Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen seçimden önce Tunceli'de dağıttığı beyaz eşyalar neydi acaba?
  • "Ölmek madencilerin kaderinde var" açıklamasını yapan başbakanın Şili'de göçük altında 25 gün geçiren madencilerden haberi var mı? İşine gelmez bence...
  • TRT, 7 yaşındaki bir kız çocuğuna "Oruç tutmuyor musun?" diye soran bir kurum olmuş.

Sinemanın Merkezi: Animasyon

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:45

0

Türler arasında boğulan sinemanın en temel tekniği olan animasyon, geniş kitlelere hitap edebilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Animasyon filmler tek başına bu yönüyle bile büyük film şirketlerinin en bunalımlı zamanlarında tutunacakları bir dal olmayı başardı. Hedef kitle ayrımı yapmadan, yediden yetmişe tüm bünyelere hitap eden sinemanın bu en eğlenceli türünün geçmişine ve bugününe doğru nitelikli ve eğlenceli bir yolculuğa çıkacağız.
2001 yılında görücüye çıkan Dreamworks imzalı Shrek’in animasyon dünyasında farklı bir yer edinmesine sebebiyet veren olay, hiç kuşkusuz “en iyi animasyon” kategorisinde verilen ilk Oscar’ın sahibi olmasıydı. Kendisinden önce çekilen ve sinema eleştirmenlerine göre çok daha başarılı olan Aslan Kral (1994), Oyuncak Hikâyesi (1995) ve Noel Gecesi Kâbusu (1993) Akademi’nin mantık dışı kararlarının kurbanı oladursun, Shrek’in akabinde kısa bir duraklama dönemi geçiren animasyon dünyasında son zamanlardaki şahlanış işlerin rayına oturduğunun da habercisi bir bakıma. Her ne kadar 2000 yılı sonrası dönemde üretilen animasyonlar gelişmiş teknolojinin de getirisiyle salonların dolmasına katkıda bulunmuş olsa da perdede karşılaşılan sanattaki yarım kalmışlık gözlerden kaçmıyordu. Animasyon söz konusu olunca üretkenliğin, gelişmiş teknolojinin de yardımıyla, geçmiş yıllara oranla daha kolay olduğu bir gerçek. Fakat tüm bunların yanında sunulan yapım sayısındaki kalitenin 2000’li yılların başında düşmüş olması olayın vahametini endişe verici bir noktaya çekiyor. 1940’lı yıllardan 1990’lı yılların başına kadar olan başarısız sürecin bir yenisinin gelmesinden korkulurken, başını Pixar ve Walt Disney’in çektiği markalar sayesinde son birkaç yıldır animasyon dünyası üzerindeki ölü toprağını atmış görünüyor.
Animasyon mu Sinemadan, Sinema mı Animasyondan…

Her kırtasiyede ulaşılabilecek bir üründü kibrit kutusu büyüklüğündeki, her sayfasında bir öncekini takip eden resimlerin bulunduğu defterler. Bundan bir 10 sene evvel toplayıp evine stok yapmış olanlar için şu an çok büyük değeri olmalı bu küçük hayal dünyalarının. Zira bugünlerde bulmak zor ve pahalı… Yine de kimse okul yıllarında, bir ders sırasında, canı da sıkılmışken hani, defterinin alt köşesine takip eden yirmi sayfa boyunca birbirini tamamlayacak çizimler yapmadığını iddia edemez. Sonraki işlem malum… Hızla çevrilen sayfalar ve hareket eden resimler…
Bandı biraz geri sarmak gerek şu noktada. Sinemanın hayat bulduğu günlerin de ötesine geçmek konuyu çok daha iyi kavramayı sağlayacaktır. Fotoğraf makinesiyle tanışıldığı yıllardan itibaren animasyonun bilfiil aramızda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle 19.Yüzyıl’ın ortalarında resimler yardımıyla hareketli illüzyonlara sahip olmak mümkündü. Bu noktadan yola çıkarak animasyonun sinemanın bir dalı olduğundan ziyade sinemanın animasyonun bir türü olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.
1892’de Belçikalı Joseph Plateau bir diske yerleştirdiği seri çizimlerden hareketli görüntüler elde etmeyi başardı. Plateau’nun icat ettiği bu diskin üzerinde bulunan deliklerden bakan kişi adeta bir kaleydoskop etkisi yaşıyor ve devir halindeki çizimlerin oluşturduğu hareketli görüntüyü izleyebiliyordu. Plateau’nun çalışmalarını ondan 50 sene sonra Emile Reynaud geliştirdi. Reynaud hareketi parçalara ayırıp, bunların elle çizilmiş resimlerini yeniden harekete geçirecek olan Praksinoskop’u icat etti ve bu tekniği ilk kez tiyatro izleyicilerine tanıttı.
Praksinoskop’un icadını takip eden 15 sene boyunca animasyon alanında büyük bir yenilik görülmedi. Bunun en büyük sebebi tabii ki sinemanın icat edilmiş olmasıydı. Kanlı canlı gerçek insanların yer aldığı filmleri izlemek seyirciye çok daha cazip geliyordu. Animasyona olan ilgiyi yeniden yükseltme görevi ise Stuart Blackton’a düşecekti. Blackton 1908 yılında animasyon alanında o güne dek yapılmamış olanı yaparak stop-motion tekniğini hayata geçirir. Objelere farklı hareketler vererek tek tek fotoğraflama işlemine dayanan bu yeni teknik saniyede 25 kare yakalamayı gerektiriyordu. O dönemin şartlarını da göz önünde bulundurursak sadece bir dakika sürecek bir stop-motion için günlerin harcanması gerekiyordu. Öte yandan günümüzde bir hayli revaçta olan bu tekniğe artık uzun metraj yapımlarda da rastlamak mümkün. Blackton’un çalışmaları daha sonra Emile Cohl tarafından devam ettirildi. Cohl 1908-1918 yılları arasında stop-motion tekniğini kullanarak 100’den fazla kısa animasyon filmi yaptı ve animasyon türünün bilinen ilk çizgi film karakterlerinin ortaya çıkmasını sağladı.
1920’li yılların başına gelindiğinde animasyon film yapmak artık can sıkıcı ve uğraşlı bir iş olmaktan çıkmıştı. Bunu sağlayan en büyük etken hiç kuşkusuz “cel” adı verilen yeni animasyon tekniğiydi. Bu sayede film bantlarının üzerinde, karakterlerin hareket halindeki taraflarının üzerinden geçilebiliyor ve karakterin tamamı ile arka planı her karede sürekli çizmek zorunda kalınmıyordu. “Cel” tekniği film şirketlerine animasyon türünden kazanç sağlayabilecekleri fikrini verdi ve 1920’li yılların başında çizgi film yapım birimleri teker teker sahne almaya başladı. Bu dönemin en büyük çizgi film karakteri Pat Sullivan’ın ortaya çıkardığı günümüzde de tanınan Kedi Felix oldu. Konuşma balonları ile desteklenen Felix animasyonların ses ile bütünleşmesine ve Mickey Mouse’un yaratılışına değin popülaritesini yitirmedi.
Teknolojinin hızı bir bebeğin öğrenme hızına eşitti. Haliyle ilk sesli çizgi film için de pek fazla beklenmedi. 1928 yılında Walt Disney’in bir harikası olan Steamboat Willie’de müzik bir arka plan destekleyicisi olarak kullanıldığı kadar karakterlerin hareketleri ile oluşan ritmi bütünleyici bir özelliğe de sahipti. İstimbot Willie aynı zamanda efsanevi çizgi fare Mickey Mouse’nin ilk kez seyirci karşısına çıktığı yapım olarak da ayrı bir öneme sahiptir. Walt Disney’in 1920’li yılların sonlarına doğru yarattığı Mickey Mouse, Donald Duck ve Goofy gibi çizgi karakterler o denli tutmuştu ki dönemin pek çok film yıldızının pabucu dama atılmıştı. O yıllarda çizgi film yapımı konusunda adeta bayrak şirket olan Disney Stüdyosu 1930’lu yılların sonuna kadar ABD’nin bacasız endüstrisi Hollywood’a bu alanda hükmetti. Bu yıllarda üretilen Snow White and the Seven Dwarfs (1937), Pinocchio (1940), Fantasia (1940), Dumbo (1941) ve Bambi (1942) gibi uzun metraj yapımlar Disney’in piyasadaki konumunu ve ününü sağlamlaştırdı. Söz konusu eserler düşünüldüğünde Fantasia’yı ayrı bir yere konumlandırmak gerekiyor. Fantasia tüm kareleri elle çizilmiş ve çizgi film ile klasik müziği bir araya getirmiş bir eserdi. Dönemin şartlarını da düşünürsek, iki saat boyunca dans eden karakterlerin tümünün çalan klasik müzikler ile aynı ritmi yakalamış olması takdire şayandır.
(Eğer başbakanın yaptığı gibi YouTube'a ulaşmanın bir yolunu bulmuşsanız hemen aşağıda Fantasia'dan bir bölümü izleyebilirsiniz.)

Kısa Animasyonlar Kontrolü Ele Alıyor

Başlangıçta nesil ayrımı yapmaksızın sadece eğlendirme amacı güden animasyon sineması 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren sinemanın karmaşıklığı içinde boğulan çocuklara hitap eden kısa filmlerden oluşan demetler de üretti. Özellikle 1947 yılına kadar sürekli yayınlanan Dave Fleisher imzalı Temel Reis’in başarısı Disney’in bu alandaki hegemonyasını uzun süre sarsmaya yetti. Aynı dönemde yine benzer amaçlarla yola çıkan bir başka ekip daha vardı. Arkalarına MGM’in desteğini alan William Hanna ve Joe Barbera’nın üretkenliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Tom ve Jerry kuşaktan kuşağa yayılacak bir çizgi dizi halini alacaktı. Bugün dahi pek çok televizyon kanalında yayınlanmakta olan çizgi dizide öfkeli ve aç kedi Tom, zeki ve becerikli fare Jerry’i kovalarken ortaya çıkan aksiyon güldürü unsurlarını başarılı bir şekilde aktarır.
Sinemanın kükreyen aslanının kısa animasyon alanındaki başarısının yanında sönük bir dönem yaşamak istemeyen şirketlerin başında Warner Bros geliyordu. Warner Bros’un yardımına koşacak isim ise Chuck Jones’du. Jones’un sinema dünyasına kazandırdığı Porky Pig, Daffy Duck ve özellikle Bugs Bunny animasyon sinemasında devrim yarattı. Warner Bros ve Jones işbirliği üretmekten asla vazgeçmedi. 1950’li yıllarda ekibin ellerinden çıkan Road Runner ile Coyote, çölün tüm acımasızlığının sürate yenilmesini mükemmel bir uyumla yansıtıyordu. Yine de zamanın ilerleyişi ve haliyle televizyonun yavaş yavaş her eve girmeye başlamasıyla stüdyolarda üretim konusunda, özellikle ekonomik anlamda, türlü kısıtlamalara gitmek durumunda kaldılar. Kısa animasyonlar ve çizgi dizilerin hüküm sürdüğü yaklaşık 15 yıllık bu dönem, aynı zamanda animasyon sineması için bir hedef kitlenin belirlendiği tek dönem olma özelliğini de taşır.
Küresel Animasyon

Şu ana kadar anlatılanlara bakıp da Hollywood’un animasyon alanında dünyaya hükmettiğini düşünmek pek doğru olmayacaktır. Diğer ülkeler normal olarak bu tarzı deneme aşamasındaydılar ve ciddi anlamda üretmek konusunda biraz da geç kaldılar. Yine de Hollywood’dan geç kalmaları yaratıcılıklarının önünde bir engel değildi. Kanadalı Norman McLaren’in geliştirmiş olduğu teknik sayesinde filmin üzerine doğrudan çizim yapılabilmekteydi. McLaren ayrıca canlı hareket ve çizimi harmanlama konusunda da animasyon alanına yeni bir boyut kazandırır.
İngiliz sinemasında ilk uzun metraj animasyon ancak 1954 yılında üretilebildi. George Orwell’in ünlü eseri Hayvan Çiftliği’ni çizgiye uyarlayan isimler John Halas ve Joy Batchelor oldu. Yine de yüzyılın son dönemine kadar büyük bir patlama yapılamadı. 1990’lı yılların başında Aardman Animations’un bir ürünü olarak animasyon dünyasındaki yerlerini alan plastik çizgi karakterler Wallace ve Gromit’in ekmeği uzunca bir süre yenildi. Wallace ve Gromit, İngiliz animasyonları için büyük bir ilham kaynağıydı. 1993 yılında En İyi Kısa Animasyon Oscar’ını kazanan Wallace and Gromit in the Wrong Trousers’in ardından çekilen devam filmlerinin neredeyse tamamında Wallace ve Gromit’in izinden gidildiği görülmektedir.
Animasyon sinemasında Amerika’dan sonra en fazla başarı sağlayan ülke hiç kuşkusuz Japonya oldu. Anime olarak bilinen Japon animasyonları film yapımcılarının Amerika, Fransa, Almanya ve İngiltere’de bu alandaki gelişmeleri keşfetmesiyle başlar. Bunun yanı sıra Japon sineması dünyaya açılma konusunda sıkıntı yaşıyordu. Japonların biçim olarak Batı’ya benzemiyor oluşları ve filmlerinde genellikle göz yorucu bir sürate kaçmaları yapımların ülke dışında başarıya koşmasını engelliyordu. Animasyon sineması onlara bu duvarı yıkma şansını sundu. Artık karakterleri istedikleri şekle bürüyebileceklerdi. “Anime”nin tohumlarını atan isim ise Osamu Tezuka’ydı. Genç yaşında 8mm’lik kamerası yardımıyla kısa animasyonlar çekmeye başlayan Tezuka’nın en büyük ilham kaynağının Walt Disney olduğu bilinmektedir. 1970’li yıllarda Japon çizgi romanı olan Mangalar büyük bir ilgi görmekteydi. 1980’li yılların başından itibaren mangaların seri bir şekilde animeye dönüşmesi ise adeta moda oldu. 1990’dan itibaren animeler yavaş yavaş dünya çapında bir fenomen halini almaya başladı. Bu dönem içerisinde üretilen Bleach, Captain Tsubasa, Cowboy Bebop, Dragonball, Naruto, Pokemon ve Transformers gibi pek çok çizgi dizi dünya genelinde ve tabii ki Türkiye’de büyük ilgi gördü. Ayrıca duygusallığın ve fantezinin bolca dışa vurulduğu Ruhların Kaçışı (2001), Prenses Mononoke (1997) ve Ateşböceklerinin Mezarı (1988) Japonya’nın animasyon konusunda başı çeken ülkelerden biri olduğunun resmiyetiydi.
Kıssadan Hisse…

Animasyon dünyası sinemanın içinde bulunduğu keşmekeşten başarıyla sıyrılabilmesi bakımından önemlidir. Animasyon istediğinizi yapabilme imkânı sunuyor size. Gerektiğinde çocukların ihtiyacı olanı verip onlar için bir elma şekerinin görevini yerine getirebilirken yetişkinler de yüreklerinden yakalanıyor aynı zamanda. Üstelik ne yapılırsa yapılsın izleyici tarafından yadırganmak gibi bir durum söz konusu değildir. Pastel renklerin büyüsü bunu emreder çünkü.

(Bu yazı RoadLife dergisinin Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır)

The Expendables

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:15

1

"Slyvester Stallone geri döndü" desek sıradan ve bir o kadar garip bir giriş mi yapmış oluruz? Kariyeri kendini tekrar etmekten başka hiçbir şey vaat etmeyen ailemizin gerilla boksörü vizyona giren son filmi ile "Daha ölmedim" mesajı vermeyi ihmal etmiyor. Rocky ve Rambo serilerini sonsuzluğa ulaştırma fikrinden henüz vazgeçmemiş olsa da, farklı işlere imza atabileceği gerçeğini geç de olsa idrak edebilmesi hoş bir ayrıntı tabii.

Slyvester Stallone ve Türk insanının çelişkilerle dolu bir öyküsü var aslında. Pek çokları bilmez bunu. En yakın arkadaşımın Rocky filmlerini her izleyişinde duvarları yumruklamaya başlaması bu fikrin gelişmesinde önemli rol oynar. Türk insanının mazlumu sahiplenmesinin bir nedeni varsa bu Stallone'nin ta kendisidir. Zira Rocky Balboa'nın yediği her yumruğu kendisine edilmiş bir hakaret olarak gören insanların açıklamasını başka bir şeye yoramıyorum.

Her ne kadar Stallone'nin Türkiye'de hatırı sayılır miktarda hayranı olsa da aktörün kendi ülkesinde Cüneyt Arkın muamalesi gördüğünü kaç kişi biliyor ki? Çelişki de burada zaten. Cüneyt Arkın'ın kahkaha unsuru yapıldığı bir ülkede Stallone'nin omuzlara alınacağını garanti görmek yanlış değil. Bu ülkedeki bir nesilin halk kahramanıdır Stallone. Fahrettin Cüreklibatır ise olsa olsa üvey evlat... Baksanıza adı bir sahte adamın!

Rocky ve Rambo'nun son birkaç yıl içindeki yeniden çevrimleri ile birlikte Stallone'ye Türkiye'deki hayranları bile burun kıvırır hale geldi. Rambo'nun kaslı vücudu ve Rocky'nin Ajda Pekkan'ı aratan estetiği bile durumu kurtaramadı. Bu noktada bir NBA All-Star maçını anımsatan The Expendables'in Stallone için bir son şans olduğunu söyleyebilir miyiz? Aktörün kendisi söylüyor bunu, biz neden söyleyemeyelim ki?
Stallone'nin söylemenin yanında çalmayı da tercih ettiği film sinema salonlarına yine, yeni ve yeninden ortalama izleyiciyi çekmeyi amaçlıyor. Eh, herkesin kendi hedef kitlesi var. En büyük sürpriz ise Stallone'nin salt kendisini önplana çıkarmak gibi bir çabasının olmayışı. Bu yüzdendir filme All-Star maçı benzetmesi yapmış olmam... Son yılların aksiyon alanında en çok tüketilen ismi Jason Statham, çekik gözleriyle Jackie Chan efsanesine son veren Jet Li, başarılı olduğu kadar yakışıklı da olan Mickey Rourke, Dexter'in Ajan Batista'sı David Zayas, Eric Roberts, Bruce Willis, Arnold Schwarzenegger, "Sarı Dev" Dolph Lundgren... Ne yani, şoför koltuğunda Stallone var diye izlemese miydik?

İzledik!
Farklı uzmanlık alanlarına sahip bir grup paralı asker Güney Amerika'da, ABD desteğiyle kurulan bir diktatörlüğün kökünü kazımak için yola koyulur. Sonrası bilindik hikâye... Kanın gövdeyi götürmesi (ki bu çok fena oluyor), kaçırılan hatun kişiyi kurtarma çalışmaları, dikta yönetimine karşı geri dönüşü olmayan bir mücadele... Yine de iyi bir film The Expendables...

Aksiyon filmlerindeki alışılmış klişenin aksine iyi adamlara hiçbir şey olmuyor burada. Hani, işin içinde Slyvester Stallone olunca insan önce biraz pataklanan sonra şaha kalkan bir senaryo bekliyor. Anlaşılan o ki Stallone daha fazla estetik yaptırmaya razı değil. Yakaladığının kolunu bacağını koparmak daha makul gelmiş olmalı... İlk sahnesinde pompalanmaya başlayan adrenalin son sahneye kadar artarak devam ediyor bu filmde. Öyle ki Stallone'nin Türk hayranlarının sinema salonundaki "Yürü beee" nidaları bile film hakkında olumlu yorum yapmamı engelleyemiyor.

Yine de... Sinema salonlarından men edilmeli böyle insanlar. Evet!