Sanchez "Robin Hood" Gordillo

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 11:04

0

"Eğer dünyada tırnak kadar adalet olsaydı, büyük bankacılar ve bunların yürüttüğü ekonomik teröre izin veren hükümetler cezaevinde olurdu. Üstelik krize neden olanlar ile şimdi onu düzeltmek isteyenler aynı insanlar. Kundakçı - itfaiyeci rolü oynamak istiyorlar."

Bu sözlerin sahibidir Juan Manuel Sanchez Gordillo; belediye başkanı olduğu 2700 nüfuslu Marinaleda köyünde sözle değil, eylemle, işgalle, grevle, mücadeleyle "başka bir dünyayı mümkün" kılan, Che Guevara'nın, Hugo Chavez'in, Salvador Allende'nin izinde; Che tarzı sakalı ve Filistin bayrağı desenli fularıyla Endülüslü bir modern zaman Robin Hood'u... Kendisine Robin Hood denmesi boşuna değil, ki buna daha sonra değineceğim. Öncelikle Marinaleda'ya ve öyküsüne kısaca bir bakalım.
General Franco'nun ölümünün ardından 30 sene boyunca mücadele vermiş bir Endülüs kasabasıdır Marinaleda. Köyün mücadelesine öncülük eden Gordillo, zamanla bir sendika ve siyasi parti kurmuş, toprak ve özgürlük mücadelesini de partisinin ana politikası olarak belirlemiştir. Bu uğurda havalimanları ve tren garlarını, hükümet binalarını, çiftlikleri ve sarayları işgal edip, açlık grevlerine gitmişler. En nihayetinde ülkenin en eski ve en zengin aristokratik ailelerinden biri olan ve sahip olduğu toprakların devasalığının ünü ülke sınırlarını aşmış, hatta öyle ki topraklarından çıkmadan 600 mil boyunca yürünebileceğinin esprisinin yapıldığı, İnfantado Dükü'nün kapısına dayanıp toprak talep ederler. Sonunda köylülerin mücadelesinden yılan hükümet düke ait 1200 hektarlık araziyi onlara verir. Ya da bir başka deyişle Marinaleda halkı yıllar süren mücadelesiyle bunu kendi kazanır.

Artık köyün yeniden inşası başlamalıydı. Öyle de oldu.. Gordillo, tüm dünyanın bir ütopya olarak gördüğü komünist bir yapıyı kısmen ve büyük oranda Marinaleda'da hayata geçirdi. Kasabayı ilgilendiren kararların herkese açık genel toplantılarla alındığı köyde bugün çiftliklerin ve üretim tesislerinin mülkiyeti herkese ait. Endülüs genelinde işsizlik oranı %35 iken, bu oran köyde %5, ki bunu da köye dışarıdan gelip yeni yerleşen insanlar oluşturuyor. Köy işçilerinin günlük kazancının 65 USD olduğunun da altını çizmekte fayda var. Özellikle bu rakamın İspanya ortalamasının iki katı olduğu düşünüldüğünde yapılan işe hayranlık ve saygı duymamak elde değil. Köyde bulunan olimpik yüzme havuzunun yıllık ücretinin sadece 3 EURO olduğunu ve her hanede ücretsiz internetin bulunduğunu da göz önünde bulundurursanız, köy halkının nasıl bir sistemin çarkını döndürdüğünü daha net kavrayabilirsiniz.
Tüm bunların yanı sıra en çok dikkat çekici olan husus ise köy halkının ayda sadece 15 Euro mortgage ödeyerek ev sahibi olabilmesi. Evet sadece 15 Euro! Endülüs bölgesel hükümeti ile yapılan anlaşma gereği hükümet Marinaleda'ya konut inşası için malzeme ve mühendis tedarik ediyor. Köylüler de birbirlerine yardım ederek kendi evlerini inşa ediyor. Tüm bunların karşılığı olarak ise bölgesel hükümete ayda sadece 15 euro ödeniyor. Buradaki tek koşul herkesin kendi evinin inşasında bilfiil çalışması gerektiği..

Yaptıkları arasında sadece şu yukarıda saydıklarım düşünüldüğünde bile hakkında büyük bir hayranlık uyandıran Gordillo bunlarla yetinmedi. 2012'nin ağustos ayında kendisine sonradan Robin Hood yakıştırması yaptıracak olan bir eylemin öncülüğüne imza attı. "Kamulaştırma" adını verdikleri eylem dahilinde birkaç süpermarketi istila ettiler. Yağ, şeker, nohut, pirinç, makarna, süt, bisküvi ve sebze gibi temel besin maddeleri ile tıka basa doldurdukları onlarca market arabasını, market çalışanları ile yaşadıkları arbedeye rağmen tek bir ücret ödemeden dışarı çıkardılar. Sonra ne mi oldu? Marketten çıkarılan tüm mallar Sevilla'daki bankalar tarafından evlerinden çıkartılmış olan ailelere ve işsizlere dağıtılmak üzere sosyal merkezlere bağışlandı. Gordillo sonradan yaptığı bir açıklamada, büyük süpermarket zincirlerinin yiyecek satarak hissedarları için yüz milyonlarca Euro kâr elde ederken, bu marketlerin dışında açlık çeken yüz binlerce insana dikkat çekmek istediklerini ifade etti.
Tabii ki yapılan eylemin dış etkileri de oldu. İspanya hükümeti yaşananları kınadı. Fakat ülkedeki krizin büyüklüğü öyle bir noktadaydı ki, kamuoyunun büyük bir kısmı yaşananlara temkinli yaklaşmayı seçti. Öyle ki daha çok sağa yatkınlığı ile bilinen El Mundo gazetesinin yapmış olduğu bir ankette halkın %54'lük kesimi eylemi desteklediğini ifade etmişti. Bu arada istilaya maruz kalan süpermarket zincirlerinden biri el konulan yiyecekleri bağışlamayı kabul ederken, bir diğeri Sanchez Gordillo ve arkadaşlarını mahkemeye verdi. Gordillo ise bu durumda dahi dik duruşundan taviz vermedi:

"Beni topluma ibret olayım diye cezalandırmak istiyorlar. Dünyada adaletsizlik varsa isyan etmek ve sonuçlarına da katlanmak zorundasınız. Önemli olan şey, Marinaleda'da işlerin başka türlü yürütüldüğünü göstermiş ve gösteriyor olmamız."

Hülasa, Sanchez Gordillo ve Marinaleda kokuşmuş dünya için küçük de olsa bir umut ışığı; bir başkaldırı. Ulaşılması hayal gibi görünen şeylerin aslında mümkün olduğunun kanlı canlı kanıtı. Ne kadar büyük bir kitle tarafından bilinirse o kadar iyi diye düşündüğüm bu güzel insan ve Marinaleda hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenler için Dan Hancox'un Dünyaya Kafa Tutan Köy adlı kitabı güzel bir başlangıç olabilir.

Ayrıca şu da burada dursun.

Ve son olarak haykırmadan olmaz:

Pluvia

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 18:42

0


Gün batıyor...

Yüreği taş tutmuşların maskelerini düşürerek... En yakınım dediklerinin bile tüm bencilliklerini, ikiyüzlülüklerini, sevmemişliklerini, sevilmemişliklerini döke döke batıyor... Hayat bir sosyal medya platformu değil ki oturup duyar kasasın, sevgi pıtırcığı olasın, çevrene insanlık ve saygı dersi veresin. Nihayetinde insan dediğin konuştuklarından, yazdıklarından değil yaptıklarından ibaret.

Yaşamak, sevmek ve hatta ölmek bile - her şey - zaten bu denli zorken, üstelik tam da hayatında en azından bir şeyin yoluna girmeye başladığına inanmaya başladığın anda hayat neden karnına karnına vurması için ille de birilerini yollar ki karşına?

Yerin kulağı yoktur, insanların ağzı vardır. Konuşurlar, konuşurlar, konuşurlar... Yüreğine sıkıntıyı yükleyip kendi güvenli sığınaklarına geri çekilip uzaktan izler, gündelik değersiz yaşamlarına, kahkahalarına dönüverirler. Kısa bir an sonra akıllarında bile olmazsınız ama sizde bıraktıkları yara ile siz baş etmek zorunda kalırsınız. Nereden baksan haksızlık, nereden baksan samimiyetsizlik.

Gün batıyor... Yarın yeniden doğacak... Battığı gün doğmuş olduğu gibi. Ve ben artık bir yeniyetme gibi değil; yaşadıklarımın, yaşayacaklarımın, hatalarımın, doğrularımın sorumluluğunu alabilecek yaşta olduğum gerçeğini bilerek yaşayacağım o günü ve sonrasındakileri...

Gün doğacak...

Milyonlarca yıldır olduğu gibi...

Bir hayat batıyor...

Nedir batan bir hayatın yeniden doğma şansı?

Kimse bilmez... Kimse umursamaz...

Alıntı #10

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:22

0

Kibrit Çöpleri (S: 37)

Koyma Beni

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 17:23

0



Bu yaşıma geldim içimde bir çocuk hâlâ,
sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
ve o eksiği tamamlayayım derken,
var olan aşınıyor zamanla..

Anamın bıraktığı yerden
sarıl bana.

Anıların kar topluyor inceden,
bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.

Sevgiden caydığım yerde
darıl bana.

(M. ALTIOK)

Wait in Vain

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:37

0

Daha dün annemizin kollarında uyurken (koşanların sayısı azımsanacak gibi değildi), çiçekli bir bahçemiz olmasa da kışları Amazon yağmurlarından hallice, yazları günde üç t-shirt değiştirten şehrimizin dört tarafı betonla çevrili mahallesinin yollarında az koşmuş değiliz. Sahibi olduğumuz topu kimin tepeceğine karar veren, babanın verdiği harçlıkla (ki hiçbir zaman vermediği olmamıştır) aldığımız cipslerden canımız isterse arkadaşımıza yediren, annemizin balkondan sepetle salladığı suyu kana kana içerken yanıbaşımızdaki arkadaşımızın "bir damla" umudunu çokça hiçe sayan, umrunda olmadığımız kızları en çok kendimize yakıştıran da bizdik. Tabii o vakitler tüm bunlar basit şeylerdi, fakat bakınca anlıyoruz ki bugün neysek o gün o olduğumuz için. Bugün neysem, o gün o olduğum için...

Bir gün benimle tanışma şerefine nail olursanız önceden bilmenizi isterim ki dünyanın en bencil insanlarından birinin elini sıkacaksınız. Sırtında taşıdığı veya taşıdığını sandığı dünyalar dolusu bir çantam var benim. Vazgeçilmez olduğumu sandığım her yerde, her işte, her günde biriktirdiğim anılarım, nefretlerim, sevgilerim, küslüklerim onun içinde. Doyduğu yer yetmeyen, ille de olmak istediği yer olsun diye direten; bu gücü de sevildiğini düşündüğü kişilere yeterince külfet olduğunu bildiği hâlde onları hâlâ arkasında birer destek olarak görmesinde bulan biri için ne yazık ki bu durum böyle. Bir gün, ama ne zaman olduğunu bilmediğim bir gün, belki de bundan 150 sene sonraki bir gün, ama dedim ya, bir gün yağmurun altında o çantayı boşaltacağım; çünkü arınmış, özgür, hisli, herkese yetebilen hissedebildiğim tek yerin orası olduğunu o an idrak edebileceğim. O vakte kadar bu adamın elini sıkmadan önce iki defa düşünün.

Hayat acımasız, soğuk ve zalim
haksız ve hain ba(ğ)zı insanlara...

The Box

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:01

1

Sığılmaz abicim, sığılmaz. Koca dünya 65 kiloluk bedenine sığar da sen dünyada sığacak yer bulamazsın.

Bizim Büyük Kuraklığımız

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:09

0

 
Ana rahminden çıkıp da merhaba dediğmiz dünyanın toplu kurallar bütününü benipseyip benimsemeyeceğimiz sorulmadı hiçbirimize. Kimimizin koşulsuz sahiplendiği, kimimizin sahiplenmek zorunda bırakıldığı, kimimizin reddettiği ve reddettiği için de ötekileşmek durumunda kaldığı bir kesişim kümesi... Senden, benden, bizden çok önceleri senin, benim ve bizim için kayda geçirilmiş doğrular/yanlışlar, uyulacaklar/uyulmayacaklar listesi. Daha hayatın ne anlama geldiğini, dünyanın nasıl bir yer olduğunu bile anlayamayacak durumdayken ilkokul sıralarında tanışıyorsun aslında düzenin çarklarıyla. Küçücük sınıfın girişinde yer alan çöp tenekesinin dibinde dakikalarca tek ayak üzerinde dururken ve bütün sınıf gözlerini sana dikmiş bakarken, öğretmeninin yüzündeki gururda arıyorsun içinde bulunduğun durumun sebebini; çünkü sen sadece sıra arkadaşınla konuşuyordun. Yıllar sonra idrak edebiliyor insan ayağındaki uyuşukluğun ya da avuç içindeki kızarıklığın nedenini. İçinde bulunduğun toplum seni kendi doğrularına göre yetiştirme gayesi gütmekte ve bu ülküsünü de henüz çocuk yaşta okul sıralarında entegre etme çabasındadır. Başına buyruk bir karakteriniz varsa mutlaka veliniz okula çağrılır; nihayetinde öğretmenin oturtamadığı çarklara elbette onlar oturtacaktır.

Bugün Maraş Katliamı'nın yıldönümü. Televizyonda, radyoda, yazılı medyada bununla ilgili bir haber görebilmiş olma ihtimaliniz bir hayli düşük. Çünkü devlet Maraş'ta katledilen yüzlerce Alevi'nin anılmasını, bir başka deyişle yeniden gündeme taşınmasını ilk elden yasakladı. Yaşım itibariyle Maraş'ı kitaplardan okuyup, belgesellerden izlediğim kadar bilsem de devlet bizim jenerasyonumuz için de aynı devlet. O günden bugüne devlet cinayetleri göz önünde bulundurulduğunda katledilenlerin sayısındaki trajik artıştan başka değişen bir şey yok.

Devletin en iyi yaptığı şeydir kaybetmek. Öldürdüklerinin ölümsüzlüğünden öylesine korkar ki çareyi kaybetmekte bulur. Dersim'de, Sivas'ta, Maraş'ta, Malatya'da, Çorum'da, Roboski'de, Gezi'de yaptığı gibi.. Öyle bir korkar ki çareyi Galatasaray Meydanı'nda haftalarca yağmur, çamur, kar demeden bekleyen annelerin üzerine Toma'lar salmakta bulur.. Öyle bir korkar ki çareyi polisin attığı gaz bombası sonucu hayatını kaybeden 14 yaşındaki bir çocuğun acısı çok taze annesini kamuoyuna yuhalatmakta bulur.. Öyle bir korkar ki 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ı bedeninde yaşı kadar mermiyle toprağa yollar.. Öyle bir korkar ki Maraş'ta valinin müdahale isteğine olumlu yanıt vermediği gibi camii hoparlörlerinden bizzat cihat çağrısı yapar.. Gürültüsünün diğer tüm sesleri bastırdığı televizyonlardan ve tirajı yüksek gazetelerden olayları öyle bir aktarır ki maktuller ortalama insanımızın gözünde anında "komünist, anarşist, terörist, marjinal" yaftası yerken "devlet babamız" bir kez daha kahramanlık payesini göğsünde taşıma şerefine nail olur; sorgusuz ve suâlsiz. Unuttunuz mu; sorgulamamayı, suâl etmemeyi öğretmişti bize öğretmenlerimiz.

Ahlâki değerlerimiz öylesine yozlaşmış ki; neyin doğru neyin yanlış olduğuna vicdanımız bile karar veremez hâle gelmiş. Belki de güce tapar yanımız öylesine ağır basmaya başlamış ki; yanlıştan yana olmak daha doğruymuş gibi geliyor pek çoğumuza. Yoksa hangi vicdan - her ne gerekçeyle olursa olsun - bir çocuğun üzerine bombalar yağdıran, ölmeden önce evladına bir kez daha sarılabilmek isteyen anaları mahkeme kapılarında süründüren, nice gencin bir gecede sırra kadem basmasına sebep olan, sırf milliyeti/dini/dili/ırkı/mezhebi farklı diye sokak ortasında öldüren, patron kaybedeceği her saniyenin acısını kendilerinden çıkarmasın diye işçilerin yemeklerini bile yerin yüzlerce metre altında yemesine ses etmeyen bir güce karşı gözlerini kaçırabilir? Adını hatırlamadığım bir yazarın aklımdan çıkmayan şöyle bir sözü var: "Bu memleket üç tarafı Denizlerle çevrili bir kara parçası olduğu kadar dört bir yanı evlatlarını arayan anaların gözyaşları ile de çevrilidir."

Ağaçları sökülmüş, ormanları imara açılmış, dere yatakları termik santraller aşkına kurutulmuş ülkemiz gibi kalplerimiz de kurumuş, vicdanlarımız çöle dönmüş, hiçbirimizin haberi yok.

37

Posted by Anıl | Posted in , , | Posted on 20:19

0

Oğuz Atay'ın beyin tümörüne yenilip gidişinin üzerinden geçen 37'nci sene doldu bugün. Önce ustanın varoluşumuzun yazılı olmayan kanunlarına karşın yapmış olduğu o müthiş saptamalardan biriyle başlayalım, devamını sonra getiririz:

"Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki sen, neden geri kalıyorsun diye durmak düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hâli ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz."

Yüzlerce sayfa ülke analizi yapıp, denemeler yazabilirsiniz ama işte bütün olup olabileceği bu kadar. Az sözle çok şey anlatabiliyorsak neden kelimeleri daha fazla israf edelim ki? Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ı sekizyüzbilmemkaç sayfa yerine ikiyizküsur sayfaya sığdıramaz mıydı? Öyle olsaydı okuyup bitirmek sadece bir günümüzü alırdı ve bunca yıl göz korkusu çekmek durumunda kalmazdı ba(ğ)zılarımız. Ve fakat o dediğiniz hiç de öyle olmuyor işte azizim. Eğer yaşamla, ölümle, dünyevi zevklerle dalganızı geçmek istiyorsanız bunu neden iki üç cümleye sıkıştırmak isteyesiniz ki? Oğuz Atay öyle yapmış, ne de güzel yapmış; ben Oğuz Atay olabilsem ben de öyle yapardım, ne yazık ki ne Oğuz'um ne de Atay. Dünya ile dalgamı şöyle okkalı bir şekilde dahi geçemediğim aşikâr, şükür ki elimin altında bulunan Tutunamayanlar'dan altı çizili zilyon tane paragrafım sayesinde istediğim zaman bunu yapabiliyorum.

Tutunamayanlar yazılmasaydı, biz hayattan zevk almasını unutmuşlar, biz çevresinde insan kalmamışlar, biz sevmenin ne demek olduğunu unutmuşlar, yani biz her gün yanımızdan geçen yüzlerce insanın farkımıza bile varmadığı mutsuz insanlar, kendimize evrenin tam olarak neresinde yer bulduğumuzu bilebilir miydik? Adımız "Tutunamayanlar" konmasaydı, gerçekten tutunamadığımızın farkına varabilir miydik? Bunun farkına Oğuz Atay vardığı için mi tutunamayanız, yoksa..

Hülasa bu kadar yalnız olduğumuz için, bu kadar mutsuz olduğumuz için, toplumun dayatmalarına bu denli boyun eğdiğimiz için, bu kadar yoksul olduğumuz için, sevebileceğimiz kadınlar çoktan sevilip ve tutabileceğimiz eller çoktan tutulup gittiği için, her gün aynı rutini tekrar tekrar yerine getirdiğimiz için hiç utanmıyor muyuz?

Hayır, sayın Atay, utanmıyoru(m)z!

Afternoon Acoustic

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:05

0


'cause every now and then i fall a bit behind
Every time I stare into your eyes

The Last Goodbye

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 22:41

0


The Hobbit hiçbir zaman favori öykülerimden biri olmadı. Fakat bildiğim en eşsiz öyküye "prolog" vazifesi görüyor oluşundan mütevellit nazarımda yeri her daim ayrıdır. Her ne kadar Peter Jackson'ın The Lord of the Rings yorumunu oldukça beğenen ve kitapların sinemaya aktarılabilecek en iyi şekilde aktarılmış olduğuna inanan kesimin bir ferdi olsam da yönetmenin The Hobbit işi için aynı hisleri beslediğimi söyleyemeyeceğim. The Hobbit'in Tolkien tarafından - her şeyden önce - çocukları için yazılmış bir masal olduğunun altını çizmek gerek. Hâliyle üç-yüz-küsur sayfalık bir masaldan 10 saatlik bir film çıkınca paranın kokusunu da her yerden almaya başlıyorsunuz. Öyle ki mali kaygılar yüzünden son filmin adının bile değiştirildiğini unutmamak gerek.

Neyse, konumuz da bu değildi zaten.. Önümüzdeki ay Orta Dünya'ya olan yolculuğumuz son buluyor. Peter Jackson bu 6 filmlik saga'ya son noktayı koyacak şarkı içinse The Last Goodbye'ı seçmiş. Kralın Dönüşü'ndeki solo performansıyla bir nevi kendini kanıtlayıp sonrasında kurduğu müzik grubu ile İskoçya'da kendine farklı bir kariyer kuran Billy Boyd ise şarkının hem besteci hem de güftecisi. Öylesine güzel olmuş ki... Her şeyin sonunda, 18 Aralık akşamı izleyeceğimiz o son sahnede, gözlerimizin dolu dolu olabilmesi için hazırlanmış sanki. Yukarıdaki kolaj ise Peter Jackson tarafından The Hobbit filminin resmi Facebook sayfasında yayınlandı. The Hobbit özelinde Yüzüklerin Efendisi'ne, Orta Dünya'ya ve tüm o eski güzel dostlara veda edecek olmanın hüznüyle...

Frodo: Bir daha onları görebileceğimizi zannetmiyorum.
Samwise: Belli mi olur Bay Frodo? Görürüz belki.

Neyse ki kitaplarımız var...

Neden Bana Aşk Şarkısı Yazan Çıkmaz?

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:42

0


Çünkü biz de kimseye yazmadık be hacı, o yüzden olabilir pek tabii...

O değil de, bi' ara omzunda ağlayabilir miyim Mazhar abi?

Mehmene

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:17

0

Hayatlarımızın bir köşesinde hepimiz biraz Kahraman Kıral'ız aslında...

Coward

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:18

0

Cidden ve oldukça iyi niyetle merak ediyorum; bunca kaygı, dert/tasa, yalnızlık, sevgisizlik, bencillik ve sahtelik varken insanlar nasıl mutlu olabiliyorlar? Gerçek mutluluk diye bir şey nasıl var olabiliyor? Hiçbir insan mutlu olmamalı bence. Bunu gerektirecek bir durum yok çünkü. Alarmı kurulmuş saatler, boşaltılan mesaneler, fırçalanan dişler, takılan boyunbağları, ay sonunda banka hesabına yatan komik rakamlar... Hepsi "adam sansınlar" diye, değil mi ama? Harcımız olmadığı hâlde cebimize giren x paraya karşın 3x para alışveriş yapıp, borçlanmamız sebebi de bu değil mi ayrıca: önemli hissetmek. Hem de hiçbir zaman öyle olmadığımız hâlde. Baştan aşağı zavallı yaşantımıza bakmadan elimizdeki pahalı kahve kutularında, asgari 300 liralık gömleklerde, adını telaffuz dahi edemediğimiz yemekler hazırlayan lokantalarda arıyoruz varoluşumuzu. Çünkü onları elimizde tuttuğumuz kadar önemli olduğumuzun hepimiz bal gibi farkındayız işte. Birkaç saniyeliğine de olsa "beyefendi/hanımefendi" olmak kendimizi tatmin etmek için yeterli oluyor. Kısa bir süreliğine de olsa aslında hiç olmadığımız ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağımız o kişi olabilmek için dünyadaki zeka belirtisi en düşük tiyatroyu oynamayı seçiyoruz; sahte kimlikler altında.. Sen sahte, ben sahte, o sahte... Sevgiyi de, saygıyı da, çevremizi de oynadığımız rol ve o rolü oynamımıza imkân sağlayan "şey" ile kazanabiliyoruz.

Bir insanın doğumunun kutlanması da ayrı bir sahtelik. Ben vazgeçtim mesela.. Kendim kutlamadığım gibi kutlayana da cevabım yok. Bu da ayrı bir sahtelik çünkü. İnsan kendinden nefret ederken, başkasının kutlamasını ne diye dikkate alsın ki? Nihayetinde tüzel kişilerin gerçek kişilerden daha değer verdiği biri olduğumu söyleyeceğim ve bir şekilde üst paragrafa geri döneceğiz..

İçim Rahat

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:03

0

Futbol öyle bir tutku ki taraftarı olduğunuz takım bir maç kazanır ve o andan itibaren ne iş yerindeki problemleriniz, ne geleceğe yönelik kaygılarınız, ne de yalnızlığınız kalır geriye.. Beklenmedik bir anda bir kahraman sahne alır ve en büyük rakibinizin filelerine gönderdiği füzenin yarattığı rüzgâr tüm derdi tasayı da alır beraberinde götürür.

Düşünüyorum da şu hayatı çekilebilir kılan nadir şeylerin başında Galatasaray geliyor. Sürekli sırtımı sıvazlayan sarı-kırmızı bir tatlı belam var.. Varsın kötü günleri de olsun; bir daha ses edersem ne olayım..

Inside Llewyn Davis

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:10

0

Hang me, oh hang me
I'll be dead and gone
Wouldn't mind the hanging
But the layin' in a grave so long, poor boy
I been all around this world

 Hayata bir dalından tutunabilmek büyük maharet de eninde sonunda, öyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde bir gün takatinin kalmayacağını ve düşeceğini bilmek; tüm bu süre zarfında yaşamın sillesini yemek, nihayetini bile bile debelenmek, tüm varoluşsal sıkıntılara göğüs germek - ya da germemek - aklın alacağı şey değil. Almıyor da zaten.. Koca dünya dar gelir de, toprak altına sığamayacak olmak bir başka koyar insana. Sahi ölmek sorun değil de, toprak altında öylece yatakalmak sonsuz zaman boyunca... Düşün dur artık o vakit gelene kadar. Sonra ona da zaman kalmayacak ya..

Henüz açılış sekansında o büyülü sesiyle can verdiği Hang Me parçasıyla kalan dakikalarda hangi duygular arasında geçiş yaşayacağımızın ipucunu az çok veriyor Oscar Isaac. Robin Hood ve Drive gibi filmlerde arka plan rollerdeki başarısıyla dikkat çeken Isaac sonunda hak edilmiş bir başrol ile oyunculuğunu farklı bir seviyeye taşımayı başarmış olsa da film boyunca öyle bir solo resitali veriyor ki müzisyen kimliği ile de "ben buradayım" mesajı bırakıyor.
Inside Llewyn Davis'de bir Coen biraderler (Joel & Ethan) filminde karşılaşabileceğiniz her şey mevcut: Kameranın çevresinden hiç eksik olmadığı zavallı bir karakter, absurd bir mizahla harmanlanmış hüzün, hâliyle kış ve alabildiğine beyaz bir çevre.. Biraderler sinema çizgilerini her daim basmakalıp öğelerin dışında tutmayı tercih edip, öykülerini sıradışı bir çerçeveye oturtmuşlardır. Konu aldıkları olaylar her an her yerde karşımıza çıkabilecekler olaylar olmadığı gibi bunun yanı sıra zamandan da bağımsızdırlar. Buradan çıkarımla Coen'lerin dünyalarını hangi zaman dilimi üzerine oturturlarsa oturtsunlar, hayatın sillesini ağzına ağzına vurduğu bir karakteri kara mizahı ve hüznü eksik etmeden izleyici için her daim ortalık yerde bırakırlar. Öznemiz Llewyn Davis oluyor burada.

Evet, Justin Timberlake'in hayat verdiği Jim ve Carey Mulligan'ın canlandırdığı Jean ya da biraderlerin olmazsa olması John Goodman'ın bedeninde can bulan Roland Turner gibi renkli karakterlerle bezeli de olsa bu isimler arka planda Llewyn'in bir başınalığına, çaresizliğine ve meteliksizliğine karşı birer saygı duruşu gibiler.
Başladığım yere dönecek olursam, filmin henüz ilk sahnesiyle içe işleyip izleyiciyi yakaladığının altını önemle çizmek gerekiyor. Biraderlerin hemen hemen tüm işlerinde karşımıza çıkan beyaz ve soluk gri ton yine bir kış hikâyesinin içine çekileceğimizin habercisi oluyor adeta. Coen'ler bu kez bizi 1960'lı yılların başına, Amerika'da her gün biraz daha sevilen halk müziği dönemine götürüp bırakıyorlar. Yetenekli fakat bir o kadar meteliğe kurşun sıkan avare hâliyle adını duyurma hayalleri peşindeki karakterimiz Llewyn Davis'in en büyük sıkıntısı kendisine şöhret basamaklarını tırmandıracak karizmadan yoksun oluşudur. Çağırıldıkça sahne aldığı müzik kulübünden cebine kalanlar soğuk havada ısınmasına yardımcı olacak bir palto almasına bile yetmediği gibi gecelerini de onun varlığından rahatsızlık duyan ve bunu belli etmekte dahi çekinmeyen "dostlarının" yanında geçirebilirse kendini şanslı saymaktadır. Oradan oraya sürüklenirken sahip olduğu şey gitarı, tek dostuysa kazara kucağında buluverdiği kedidir. Jim'in ayarladığı kısa süreli bir işte kendine yer bulur ve stüdyoya girerler. Fakat önden 200$ alabilmek için stüdyo kayıtlarındaki tüm telif haklarından vazgeçer. Bu aynı zamanda stüdyoya girdiği gibi çıkması anlamına da gelmektedir. Bu andan itibaren Llewyn'in cebindeki 200$ ile yeteneğinin peşinde sürüklendiği ve kalıcı bir iş bulma umuduyla geçen bir haftalık tuhaf yolculuklar silsilesi bekler izleyiciyi.
Inside Llewyn Davis'te abartıya pek fazla kaçılmamış, sade bir anlatım göze çarpıyor. Yalnız ağır ilerleyen, içerdiği müzikler kadar indie ruhu taşıyan ve neredeyse her anı bu müziklerle bezenmiş olan böylesi bir yol filminin pek çokları tarafından sıkıcı bulunabileceği de bir gerçek. Fakat zaten kendi izleyici kitlelerini oluşturmuş iki yönetmen/senaristten bahsediyoruz. Hâl böyleyken biraderlerin filmlerinin anaakım sinema izleyicisi için fazla iyi kaçacağını söylemek abes kaçmaz sanırım.

Filmle ilgili belirtilmesi gereken bir diğer önemli husus da filmdeki parçaların tamamının çekimler sırasında canlı olarak kayıt altına alınmış oluşu olsa gerek. Amelie, Dark Shadows ve Harry Potter and the Half-Blood Prince'deki sanatı ile gözlerimizin pasını silen Bruno Delbonnel'in muazzam sinematografisi ile birleşen şarkılar içimize kar tanelerinin ve kırağı kaplı araç camlarının süzgecinden geçerek işliyor. Inside Llewyn Davis indie/folk severleri tam kalbinden yakalayabilecek kadar iyi işlenmiş, çok sevdiğiniz bir albümün bünyede bıraktığı defalarca dinleme arzusunu bir film için hissetmeye vesile olabilecek bir yapım.
"As beni, oh, as beni... Sonuçta ölüp gitmiş olurum... Asılmanın pek önemi yok da, toprağın altında yatmak onca zaman, zavallı çocuğum... Ah, gezmedik yerini bırakmadım şu dünyanın..."
Öylesine örtüşüyor ki Llewyn'in öyküsünden dilimize çalınan bölümle... En nihayetinde mutlu son yoktur diyor Coen'ler. Arayın ama umut etmeyin! Nihayetinde her öykünün ucu açık kalmalı. Toprağın altındakiler kadar üstündekiler için bile...