Aşk Hiç Biter mi?

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 07:28

0


Merhaba!

Sana böyle hitap etmek, ne bileyim sanki bir yabancıymışsın gibi, öylesine garip ki. Geride bıraktığım aylarda sana duyduğum birikmiş özlemimle, bir zamanların tüm sıcak ve içten kucaklamasıyla, ismini birinci tekil şahısa ait sahiplenmişlik çekimiyle söyleyerek hitap etmek istiyordum oysaki. Eskiden olduğu gibi... Benim olduğun zamanlardaki gibi...

Altı ay oldu. Saydın mı bilmiyorum. Ben saydım... Her ayı, her haftayı, her günü... Gittiğinden beri tam altı ay oldu. Her gün olduğu gibi, ertesi gün yine buluşacakmışız gibi birbirimizden ayrılışımızın üzerinden altı koca ay geçti. O belediye otobüsünün koltuğuna yüzüme bakmadan oturuşunun ve benim ardından bakışımın üstünden altı ay geçti. Seni son kez gördüğümün farkında bile değildim oysaki.

Ben nasıl geçirdim bu altı ayı?

Sormadın. Sormazsın.

Ben yine de elimden geldiğince anlatacağım. Bu kadarını borçlu olduğunu düşünüyorum bana.

Sen gittiğinden beri... Her gün en az bir insana bakıp başımı öne eğdim. Önceden insanları kırmaktan korkardım, her gün en az bir insanın kalbini kırdım. Hiç okumayacağım kitaplar alıp her gün en az bir tanesinin sayfalarına boş gözlerle baktım. Her gün insanlar konuştu ve ben de her gün onları dinliyor gibi yaptım. Her gün çok kez "neden" diye sordum. O günden beri her gün fotoğraflarından kaçırdım gözlerimi. Bir kez bile bakamadım. Silemedim de... Her gün "uyuyabileyim artık" diye yakardım. Nihayet uyuyabildiğimde ise "ne olur bir daha uyanmayayım" diye yalvardım. Her gün birlikte geçtiğimiz en az bir sokakta kokunun izlerini aradım. Her gün yerini yadırgayan bir eşya gibiydim; en az bir kez "neredeyim ben" sorusunu sordum. Hiçbir zaman çok konuşkan biri değildim zaten ama sen gittiğinden bu yana soru sorulmadığı sürece sesi çıkmayan biri oldum. Şimdi bana artık kimselerle konuşmaya değmezmiş gibi geliyor. Her gün herkesin yoluna nasıl devam edebildiğine şaştım. Yolumu kaybettiğimden olacak, hatırlasana "yolum sendin". Her gün yedek bir t-shirt bile almadan otobüse atlayıp başka coğrafyalarda yitip gitmek istedim. Henüz yapamadım. Her gün hayatımdaki hataları hafızamdan silmeye çalışırken bir silgi gibi tükendim. Her gün parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmandan ölesiye korktum.

Her günüm hayatlarının belli bir bölümünü birlikte geçirmiş iki insanın gün gelip de hakikaten birbirinden ayrılabileceğini inkar etmekle geçti. İnsanların ayrılınca değil, yeniden kavuşma umutları yitince yıkılacağını öğrendim. İşte o gün hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüştü. Beni o sonbaharda bir tek sen terk edip gitmiştin ama sanki iki bin beş yüz kişi terk edip gitmiş gibi bir acı oturmuştu göğsümün üstüne. Nefessiz kalmıştım. Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücendim hayata. Kötü bir hastalığa yakalandığımı ve sadece üç aylık ömrüm kaldığını öğrensem ölüm hoş gelirdi sefalar getirirdi. Bu yüzdendir sen gittiğinden beri her gün sağlıksız gıdalarla beslenmelerim.

O günden beri... Yani seni son kez gördüğümden beri Turgut'lar vardı her gün sığınmaya çalıştığım, Edip'ler, Behçet'ler, Oğuz'lar, Özdemir'ler, Mahsuni'ler, Zeki'ler... Hepsi de güvenilir, hepsi de hâlden anlayan abiler.

Sen gittiğinden bu yana her gün elim gitti telefona. Her gün ellerimle ittim telefonu. Sesini bir kez daha duyabilmek için ömrümü verebilecekken hayatında başka birinin olduğunu duymak korkusu iliklerime kadar işledi her defasında. Ve bu vesileyle senden bir rica... Bir gün cennetten düşme gülüşünü, kollarının sıcaklığını, o tatlı öpüşünü, sabahlara kadar bıkmadan dinlenecek sohbetini, sevdiğin bir şarkıyı dinletirken yaşadığın heyecanı, uykumu alıp almadığımı dert edinmelerini, sağlığım üzerine titremelerini paylaşacağın bir başkası olursa hayatında ne olur benim bundan haberim olmaması için elinden ne geliyorsa yap. Her gün ama her gün bu düşünce ile bin defa nefesim kesildi. Gerçek olduğunu bilmekle başa çıkamam.

"Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna." Çok bilinen bir alıntısında böyle diyor Oğuz Atay. Seçilmiş yalnızlık insanı olgunlaştırır. Senden önce de yalnızdım ama bu yalnızlık benim seçtiğim bir şeydi. O zamanlar gücüme gitmiyordu öyle yaşamak. İtilmiş yalnızlık ise en zoru. Çünkü insanı içten içe çürütüyor. Sen her zaman tepeden bakardın, anlam veremezdin, biliyorum ama bir insan kendi seçtiği yalnızlıktan öyle kolay vazgeçmez. Bir insan yalnızlığa alışmış biri tarafından sevilmişse onu asla kaybetmemeli. Çünkü bir daha onun kadar sevenini bulamaz.

4,5 milyar yaşındaki bir pastanın üstüne dikilmiş iki minik mumduk seninle. Çok kez üflediler bize, ısrarla sönmedik. Sen gittiğinden bu yana nerede birlikte yanan, birbirini ısıtmaya çalışan iki mum görsem nefretle bakıyorum onlara. Bir gün sönmeleri için dua ediyorum. Dedim ya mumların kırılmasını umursamıyorum artık. İyi bir insan olarak tanımlardım kendimi. Öyle miydim, artık emin değilim ama umursamıyorum da.

Beni sensiz bıraktığın günden sonra bir kutu edindim sana dair özel günlerde, doğum günlerinde mesela, alacağım hediyeleri saklayabilmek için. İlkini geçen 5 Şubat'ta aldım. Seveceğini düşündüğüm, gördüğünde gözlerini mutlulukla ışıldatacağına inandığım hediyeler alıyorum senin için. Bir gün onları sana sunabileceğim umudunu hep yüreğimde taşıyacağım.

Şarkılar, kitaplar, filmler, şiirler öğretmiyorsa da hayat öyle olduğunu söylüyorsa inanmalı insan. Korkumdan her sarılışımda geri ittiğim o telefon bir kez çalsın diye beklerken öğrendim ki herkesin acısı sevgisi kadarmış. Bendekini her gün defalarca tattım sen gittiğinden beri. Her gün o acıyı en az bir damla gözyaşı ile besledim. Dünyanın merkezi sendin her gün.

Sokağa çıkmalıyım belki de artık. Çok uzun süredir görüşmediğim dostlarıma yeni adres bırakmalı, odamı havalandırmalı, etrafa saçılmış kitapları toplayıp rafları düzenlemeli, çocuklara dondurma ısmarlamalı, yarım kalmış şiirleri tamamlamalı... Ahmet Telli öyle yapmış aşk bittiğinde. Peki ama ya aşk hiç biter mi? Şarkıda ne diyordu? Kalır adımızla bir sokak duvarında... Çıralı'dan bir fotoğraf geliyor aklıma, bilirsin sen de. Kalır bir odada bir yastık oyasında... Kalır dilimizde yinelenen bir şarkıda... Buruk bir gülüşte, dağılmış yürüyüşte... Kalır bir sokakta, bir genel telefonda... Kalır bir pazarda, bir kahve kokusunda... Bir çiçekte, bir deniz kıyısında... Aşk hiç biter mi? Hiçbir şey olmamış gibi boşlukta kaybolup gider mi? Gitmez! Bitmez! Hâl böyleyken o pencereyi açık bırakıp, kitapları toplayıp, dostlara adres bırakıp, çocuklara dondurma alıp hayatıma devam edemiyorum işte.

"Olursa seninle olsun isterim, olmazsa da başkasını istemem" demiştim ya, bende yalan yok, başkası için atmaz bu yürek. Öyle bir şeye niyetlendiği vakit kendi ellerimde sökerim yerinden. Seni öyle bir yere sakladım ki kalbimde, öylesine güvendesin ki o yerde, merak etme, hiçbir zarar gelmez sana orada, kimse söküp atamaz... Bir keresinde "keşke bu kadar yara almadan önce ayrılsaydık, 1-2 sene sonra, yaralarımız kabuk bağladıktan sonra yeniden birlikte olur, daha mutlu olurduk" minvalinde bir sözün olmuştu. O vakitler çok üzülmüştüm bu sözüne. Şimdi, içinde bulunduğum şu ruh halinde, bunun bir gün gelip de gerçek olması ihtimalini düşünmeden edemiyorum. "Bizim hikayemiz böyle yarım kalmamalı" diyorum. Umut fakirin değil, benim ekmeğim artık. Bitmesin diye ufak lokmalar halinde tüketiyorum. Çünkü bir gün seninle yeniden birlikte olma umudu benim her şeyim. Başından ne geçerse geçsin, hayatına kimler girerse girsin, bir gün özlersen, seni sımsıkı sarıp sarmalayacak, eskisinden çok daha fazla ve çok daha doğru sevecek beni özlersen bil ki kollarımı kocaman açmış seni bekliyor olacağım. O gün geldiğinde, ki gelmesini umuyorum, tereddüt içine düşme, ne olur. O gün gelene kadar ben senin için olmak zorunda olup da asla olamadığım kadar doğru ve sorumluluk sahibi biri olmak için elimden geleni yapacağım. Unutmadığını düşünüyorum, Ayten Alpman'ın olsa da bizim hep Cem Adrian'dan dinlediğimiz ve benim sürekli senin kulağına fısıldadığım şu şarkının sözleriyle yâd et hep beni. Geldiğin gün yine bunu fısıldayacağım kulağına:

"Bir akşam gözünde aşk tüterse,
geçmiş günler aklından geçerse,
kalbin bomboş ümitler biterse,
sen üzülme ben varım.

Neler geçti kim bilir başından
Sevgi umdun hep başkalarından
Ağlama gidenlerin ardından
o giderse ben varım.

Zaman durdu sanki beklerken seni
Ben bir tek sevgiye bağladım kalbimi.

Ayrılmam istersen hiç yanından
Çağırsan gelirim çok uzaklardan
Eskiden korkardım yalnızlıktan
korkmam artık sen varsın."

İyiler İyi

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 02:16

0


Nisan 2012 yazmıştım. 5 sene 6 ay geçmiş üzerinden. 5 sene ve 6 ay!

"...çoğunda birkaç kuşağın ölüm tarihleri kayıtlı: ad, doğum yılı, ölüm günü ve... ölüm yeri. Bir ad ve iki tarih ve tarihlerin sonuncusu en ince ayrıntısına dek titizlikle yazılmış. Kayıtlar bundan ibaret. İkisi arasında ne olduğu hakkında, yaşanılmış olduğu gerçeğinden başka tek sözcük yok." diye söyler John Berger mezar taşları, ölümün soğukluğu ve insanın bu dünyada kapladığı yer ile varoluşu üzerine. İki tarih arasına sığan gülüşler, hüzünler, sevinçler, sevgiler, gözyaşları, anılar ve bir zamanlar yaşadığımızı hissettiren her şey...

Dedem ile babaannem yeniden birlikteler artık. Anıları, yaşadıkları, yaşattıkları, her anlarında hissettirdikleri sevgileri bana emanet. Bundan sonrası ise her geçen gün köpürmeye devam edecek bir özlem artık. Bense şu hayatta hiçbir şeye, hiç kimseye yenilmedim duygularıma yenildiğim kadar.

Çok mutlu uyuyun, olur mu?

Yeniden buluşana kadar...

Sanchez "Robin Hood" Gordillo

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 11:04

0

"Eğer dünyada tırnak kadar adalet olsaydı, büyük bankacılar ve bunların yürüttüğü ekonomik teröre izin veren hükümetler cezaevinde olurdu. Üstelik krize neden olanlar ile şimdi onu düzeltmek isteyenler aynı insanlar. Kundakçı - itfaiyeci rolü oynamak istiyorlar."

Bu sözlerin sahibidir Juan Manuel Sanchez Gordillo; belediye başkanı olduğu 2700 nüfuslu Marinaleda köyünde sözle değil, eylemle, işgalle, grevle, mücadeleyle "başka bir dünyayı mümkün" kılan, Che Guevara'nın, Hugo Chavez'in, Salvador Allende'nin izinde; Che tarzı sakalı ve Filistin bayrağı desenli fularıyla Endülüslü bir modern zaman Robin Hood'u... Kendisine Robin Hood denmesi boşuna değil, ki buna daha sonra değineceğim. Öncelikle Marinaleda'ya ve öyküsüne kısaca bir bakalım.
General Franco'nun ölümünün ardından 30 sene boyunca mücadele vermiş bir Endülüs kasabasıdır Marinaleda. Köyün mücadelesine öncülük eden Gordillo, zamanla bir sendika ve siyasi parti kurmuş, toprak ve özgürlük mücadelesini de partisinin ana politikası olarak belirlemiştir. Bu uğurda havalimanları ve tren garlarını, hükümet binalarını, çiftlikleri ve sarayları işgal edip, açlık grevlerine gitmişler. En nihayetinde ülkenin en eski ve en zengin aristokratik ailelerinden biri olan ve sahip olduğu toprakların devasalığının ünü ülke sınırlarını aşmış, hatta öyle ki topraklarından çıkmadan 600 mil boyunca yürünebileceğinin esprisinin yapıldığı, İnfantado Dükü'nün kapısına dayanıp toprak talep ederler. Sonunda köylülerin mücadelesinden yılan hükümet düke ait 1200 hektarlık araziyi onlara verir. Ya da bir başka deyişle Marinaleda halkı yıllar süren mücadelesiyle bunu kendi kazanır.

Artık köyün yeniden inşası başlamalıydı. Öyle de oldu.. Gordillo, tüm dünyanın bir ütopya olarak gördüğü komünist bir yapıyı kısmen ve büyük oranda Marinaleda'da hayata geçirdi. Kasabayı ilgilendiren kararların herkese açık genel toplantılarla alındığı köyde bugün çiftliklerin ve üretim tesislerinin mülkiyeti herkese ait. Endülüs genelinde işsizlik oranı %35 iken, bu oran köyde %5, ki bunu da köye dışarıdan gelip yeni yerleşen insanlar oluşturuyor. Köy işçilerinin günlük kazancının 65 USD olduğunun da altını çizmekte fayda var. Özellikle bu rakamın İspanya ortalamasının iki katı olduğu düşünüldüğünde yapılan işe hayranlık ve saygı duymamak elde değil. Köyde bulunan olimpik yüzme havuzunun yıllık ücretinin sadece 3 EURO olduğunu ve her hanede ücretsiz internetin bulunduğunu da göz önünde bulundurursanız, köy halkının nasıl bir sistemin çarkını döndürdüğünü daha net kavrayabilirsiniz.
Tüm bunların yanı sıra en çok dikkat çekici olan husus ise köy halkının ayda sadece 15 Euro mortgage ödeyerek ev sahibi olabilmesi. Evet sadece 15 Euro! Endülüs bölgesel hükümeti ile yapılan anlaşma gereği hükümet Marinaleda'ya konut inşası için malzeme ve mühendis tedarik ediyor. Köylüler de birbirlerine yardım ederek kendi evlerini inşa ediyor. Tüm bunların karşılığı olarak ise bölgesel hükümete ayda sadece 15 euro ödeniyor. Buradaki tek koşul herkesin kendi evinin inşasında bilfiil çalışması gerektiği..

Yaptıkları arasında sadece şu yukarıda saydıklarım düşünüldüğünde bile hakkında büyük bir hayranlık uyandıran Gordillo bunlarla yetinmedi. 2012'nin ağustos ayında kendisine sonradan Robin Hood yakıştırması yaptıracak olan bir eylemin öncülüğüne imza attı. "Kamulaştırma" adını verdikleri eylem dahilinde birkaç süpermarketi istila ettiler. Yağ, şeker, nohut, pirinç, makarna, süt, bisküvi ve sebze gibi temel besin maddeleri ile tıka basa doldurdukları onlarca market arabasını, market çalışanları ile yaşadıkları arbedeye rağmen tek bir ücret ödemeden dışarı çıkardılar. Sonra ne mi oldu? Marketten çıkarılan tüm mallar Sevilla'daki bankalar tarafından evlerinden çıkartılmış olan ailelere ve işsizlere dağıtılmak üzere sosyal merkezlere bağışlandı. Gordillo sonradan yaptığı bir açıklamada, büyük süpermarket zincirlerinin yiyecek satarak hissedarları için yüz milyonlarca Euro kâr elde ederken, bu marketlerin dışında açlık çeken yüz binlerce insana dikkat çekmek istediklerini ifade etti.
Tabii ki yapılan eylemin dış etkileri de oldu. İspanya hükümeti yaşananları kınadı. Fakat ülkedeki krizin büyüklüğü öyle bir noktadaydı ki, kamuoyunun büyük bir kısmı yaşananlara temkinli yaklaşmayı seçti. Öyle ki daha çok sağa yatkınlığı ile bilinen El Mundo gazetesinin yapmış olduğu bir ankette halkın %54'lük kesimi eylemi desteklediğini ifade etmişti. Bu arada istilaya maruz kalan süpermarket zincirlerinden biri el konulan yiyecekleri bağışlamayı kabul ederken, bir diğeri Sanchez Gordillo ve arkadaşlarını mahkemeye verdi. Gordillo ise bu durumda dahi dik duruşundan taviz vermedi:

"Beni topluma ibret olayım diye cezalandırmak istiyorlar. Dünyada adaletsizlik varsa isyan etmek ve sonuçlarına da katlanmak zorundasınız. Önemli olan şey, Marinaleda'da işlerin başka türlü yürütüldüğünü göstermiş ve gösteriyor olmamız."

Hülasa, Sanchez Gordillo ve Marinaleda kokuşmuş dünya için küçük de olsa bir umut ışığı; bir başkaldırı. Ulaşılması hayal gibi görünen şeylerin aslında mümkün olduğunun kanlı canlı kanıtı. Ne kadar büyük bir kitle tarafından bilinirse o kadar iyi diye düşündüğüm bu güzel insan ve Marinaleda hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenler için Dan Hancox'un Dünyaya Kafa Tutan Köy adlı kitabı güzel bir başlangıç olabilir.

Ayrıca şu da burada dursun.

Ve son olarak haykırmadan olmaz:

Pluvia

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 18:42

0


Gün batıyor...

Yüreği taş tutmuşların maskelerini düşürerek... En yakınım dediklerinin bile tüm bencilliklerini, ikiyüzlülüklerini, sevmemişliklerini, sevilmemişliklerini döke döke batıyor... Hayat bir sosyal medya platformu değil ki oturup duyar kasasın, sevgi pıtırcığı olasın, çevrene insanlık ve saygı dersi veresin. Nihayetinde insan dediğin konuştuklarından, yazdıklarından değil yaptıklarından ibaret.

Yaşamak, sevmek ve hatta ölmek bile - her şey - zaten bu denli zorken, üstelik tam da hayatında en azından bir şeyin yoluna girmeye başladığına inanmaya başladığın anda hayat neden karnına karnına vurması için ille de birilerini yollar ki karşına?

Yerin kulağı yoktur, insanların ağzı vardır. Konuşurlar, konuşurlar, konuşurlar... Yüreğine sıkıntıyı yükleyip kendi güvenli sığınaklarına geri çekilip uzaktan izler, gündelik değersiz yaşamlarına, kahkahalarına dönüverirler. Kısa bir an sonra akıllarında bile olmazsınız ama sizde bıraktıkları yara ile siz baş etmek zorunda kalırsınız. Nereden baksan haksızlık, nereden baksan samimiyetsizlik.

Gün batıyor... Yarın yeniden doğacak... Battığı gün doğmuş olduğu gibi. Ve ben artık bir yeniyetme gibi değil; yaşadıklarımın, yaşayacaklarımın, hatalarımın, doğrularımın sorumluluğunu alabilecek yaşta olduğum gerçeğini bilerek yaşayacağım o günü ve sonrasındakileri...

Gün doğacak...

Milyonlarca yıldır olduğu gibi...

Bir hayat batıyor...

Nedir batan bir hayatın yeniden doğma şansı?

Kimse bilmez... Kimse umursamaz...

Alıntı #10

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:22

0

Kibrit Çöpleri (S: 37)

Koyma Beni

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 17:23

0



Bu yaşıma geldim içimde bir çocuk hâlâ,
sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
ve o eksiği tamamlayayım derken,
var olan aşınıyor zamanla..

Anamın bıraktığı yerden
sarıl bana.

Anıların kar topluyor inceden,
bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.

Sevgiden caydığım yerde
darıl bana.

(M. ALTIOK)

Wait in Vain

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:37

0

Daha dün annemizin kollarında uyurken (koşanların sayısı azımsanacak gibi değildi), çiçekli bir bahçemiz olmasa da kışları Amazon yağmurlarından hallice, yazları günde üç t-shirt değiştirten şehrimizin dört tarafı betonla çevrili mahallesinin yollarında az koşmuş değiliz. Sahibi olduğumuz topu kimin tepeceğine karar veren, babanın verdiği harçlıkla (ki hiçbir zaman vermediği olmamıştır) aldığımız cipslerden canımız isterse arkadaşımıza yediren, annemizin balkondan sepetle salladığı suyu kana kana içerken yanıbaşımızdaki arkadaşımızın "bir damla" umudunu çokça hiçe sayan, umrunda olmadığımız kızları en çok kendimize yakıştıran da bizdik. Tabii o vakitler tüm bunlar basit şeylerdi, fakat bakınca anlıyoruz ki bugün neysek o gün o olduğumuz için. Bugün neysem, o gün o olduğum için...

Bir gün benimle tanışma şerefine nail olursanız önceden bilmenizi isterim ki dünyanın en bencil insanlarından birinin elini sıkacaksınız. Sırtında taşıdığı veya taşıdığını sandığı dünyalar dolusu bir çantam var benim. Vazgeçilmez olduğumu sandığım her yerde, her işte, her günde biriktirdiğim anılarım, nefretlerim, sevgilerim, küslüklerim onun içinde. Doyduğu yer yetmeyen, ille de olmak istediği yer olsun diye direten; bu gücü de sevildiğini düşündüğü kişilere yeterince külfet olduğunu bildiği hâlde onları hâlâ arkasında birer destek olarak görmesinde bulan biri için ne yazık ki bu durum böyle. Bir gün, ama ne zaman olduğunu bilmediğim bir gün, belki de bundan 150 sene sonraki bir gün, ama dedim ya, bir gün yağmurun altında o çantayı boşaltacağım; çünkü arınmış, özgür, hisli, herkese yetebilen hissedebildiğim tek yerin orası olduğunu o an idrak edebileceğim. O vakte kadar bu adamın elini sıkmadan önce iki defa düşünün.

Hayat acımasız, soğuk ve zalim
haksız ve hain ba(ğ)zı insanlara...

The Box

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:01

1

Sığılmaz abicim, sığılmaz. Koca dünya 65 kiloluk bedenine sığar da sen dünyada sığacak yer bulamazsın.

Bizim Büyük Kuraklığımız

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:09

0

 
Ana rahminden çıkıp da merhaba dediğmiz dünyanın toplu kurallar bütününü benipseyip benimsemeyeceğimiz sorulmadı hiçbirimize. Kimimizin koşulsuz sahiplendiği, kimimizin sahiplenmek zorunda bırakıldığı, kimimizin reddettiği ve reddettiği için de ötekileşmek durumunda kaldığı bir kesişim kümesi... Senden, benden, bizden çok önceleri senin, benim ve bizim için kayda geçirilmiş doğrular/yanlışlar, uyulacaklar/uyulmayacaklar listesi. Daha hayatın ne anlama geldiğini, dünyanın nasıl bir yer olduğunu bile anlayamayacak durumdayken ilkokul sıralarında tanışıyorsun aslında düzenin çarklarıyla. Küçücük sınıfın girişinde yer alan çöp tenekesinin dibinde dakikalarca tek ayak üzerinde dururken ve bütün sınıf gözlerini sana dikmiş bakarken, öğretmeninin yüzündeki gururda arıyorsun içinde bulunduğun durumun sebebini; çünkü sen sadece sıra arkadaşınla konuşuyordun. Yıllar sonra idrak edebiliyor insan ayağındaki uyuşukluğun ya da avuç içindeki kızarıklığın nedenini. İçinde bulunduğun toplum seni kendi doğrularına göre yetiştirme gayesi gütmekte ve bu ülküsünü de henüz çocuk yaşta okul sıralarında entegre etme çabasındadır. Başına buyruk bir karakteriniz varsa mutlaka veliniz okula çağrılır; nihayetinde öğretmenin oturtamadığı çarklara elbette onlar oturtacaktır.

Bugün Maraş Katliamı'nın yıldönümü. Televizyonda, radyoda, yazılı medyada bununla ilgili bir haber görebilmiş olma ihtimaliniz bir hayli düşük. Çünkü devlet Maraş'ta katledilen yüzlerce Alevi'nin anılmasını, bir başka deyişle yeniden gündeme taşınmasını ilk elden yasakladı. Yaşım itibariyle Maraş'ı kitaplardan okuyup, belgesellerden izlediğim kadar bilsem de devlet bizim jenerasyonumuz için de aynı devlet. O günden bugüne devlet cinayetleri göz önünde bulundurulduğunda katledilenlerin sayısındaki trajik artıştan başka değişen bir şey yok.

Devletin en iyi yaptığı şeydir kaybetmek. Öldürdüklerinin ölümsüzlüğünden öylesine korkar ki çareyi kaybetmekte bulur. Dersim'de, Sivas'ta, Maraş'ta, Malatya'da, Çorum'da, Roboski'de, Gezi'de yaptığı gibi.. Öyle bir korkar ki çareyi Galatasaray Meydanı'nda haftalarca yağmur, çamur, kar demeden bekleyen annelerin üzerine Toma'lar salmakta bulur.. Öyle bir korkar ki çareyi polisin attığı gaz bombası sonucu hayatını kaybeden 14 yaşındaki bir çocuğun acısı çok taze annesini kamuoyuna yuhalatmakta bulur.. Öyle bir korkar ki 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ı bedeninde yaşı kadar mermiyle toprağa yollar.. Öyle bir korkar ki Maraş'ta valinin müdahale isteğine olumlu yanıt vermediği gibi camii hoparlörlerinden bizzat cihat çağrısı yapar.. Gürültüsünün diğer tüm sesleri bastırdığı televizyonlardan ve tirajı yüksek gazetelerden olayları öyle bir aktarır ki maktuller ortalama insanımızın gözünde anında "komünist, anarşist, terörist, marjinal" yaftası yerken "devlet babamız" bir kez daha kahramanlık payesini göğsünde taşıma şerefine nail olur; sorgusuz ve suâlsiz. Unuttunuz mu; sorgulamamayı, suâl etmemeyi öğretmişti bize öğretmenlerimiz.

Ahlâki değerlerimiz öylesine yozlaşmış ki; neyin doğru neyin yanlış olduğuna vicdanımız bile karar veremez hâle gelmiş. Belki de güce tapar yanımız öylesine ağır basmaya başlamış ki; yanlıştan yana olmak daha doğruymuş gibi geliyor pek çoğumuza. Yoksa hangi vicdan - her ne gerekçeyle olursa olsun - bir çocuğun üzerine bombalar yağdıran, ölmeden önce evladına bir kez daha sarılabilmek isteyen anaları mahkeme kapılarında süründüren, nice gencin bir gecede sırra kadem basmasına sebep olan, sırf milliyeti/dini/dili/ırkı/mezhebi farklı diye sokak ortasında öldüren, patron kaybedeceği her saniyenin acısını kendilerinden çıkarmasın diye işçilerin yemeklerini bile yerin yüzlerce metre altında yemesine ses etmeyen bir güce karşı gözlerini kaçırabilir? Adını hatırlamadığım bir yazarın aklımdan çıkmayan şöyle bir sözü var: "Bu memleket üç tarafı Denizlerle çevrili bir kara parçası olduğu kadar dört bir yanı evlatlarını arayan anaların gözyaşları ile de çevrilidir."

Ağaçları sökülmüş, ormanları imara açılmış, dere yatakları termik santraller aşkına kurutulmuş ülkemiz gibi kalplerimiz de kurumuş, vicdanlarımız çöle dönmüş, hiçbirimizin haberi yok.

37

Posted by Anıl | Posted in , , | Posted on 20:19

0

Oğuz Atay'ın beyin tümörüne yenilip gidişinin üzerinden geçen 37'nci sene doldu bugün. Önce ustanın varoluşumuzun yazılı olmayan kanunlarına karşın yapmış olduğu o müthiş saptamalardan biriyle başlayalım, devamını sonra getiririz:

"Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki sen, neden geri kalıyorsun diye durmak düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hâli ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz."

Yüzlerce sayfa ülke analizi yapıp, denemeler yazabilirsiniz ama işte bütün olup olabileceği bu kadar. Az sözle çok şey anlatabiliyorsak neden kelimeleri daha fazla israf edelim ki? Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ı sekizyüzbilmemkaç sayfa yerine ikiyizküsur sayfaya sığdıramaz mıydı? Öyle olsaydı okuyup bitirmek sadece bir günümüzü alırdı ve bunca yıl göz korkusu çekmek durumunda kalmazdı ba(ğ)zılarımız. Ve fakat o dediğiniz hiç de öyle olmuyor işte azizim. Eğer yaşamla, ölümle, dünyevi zevklerle dalganızı geçmek istiyorsanız bunu neden iki üç cümleye sıkıştırmak isteyesiniz ki? Oğuz Atay öyle yapmış, ne de güzel yapmış; ben Oğuz Atay olabilsem ben de öyle yapardım, ne yazık ki ne Oğuz'um ne de Atay. Dünya ile dalgamı şöyle okkalı bir şekilde dahi geçemediğim aşikâr, şükür ki elimin altında bulunan Tutunamayanlar'dan altı çizili zilyon tane paragrafım sayesinde istediğim zaman bunu yapabiliyorum.

Tutunamayanlar yazılmasaydı, biz hayattan zevk almasını unutmuşlar, biz çevresinde insan kalmamışlar, biz sevmenin ne demek olduğunu unutmuşlar, yani biz her gün yanımızdan geçen yüzlerce insanın farkımıza bile varmadığı mutsuz insanlar, kendimize evrenin tam olarak neresinde yer bulduğumuzu bilebilir miydik? Adımız "Tutunamayanlar" konmasaydı, gerçekten tutunamadığımızın farkına varabilir miydik? Bunun farkına Oğuz Atay vardığı için mi tutunamayanız, yoksa..

Hülasa bu kadar yalnız olduğumuz için, bu kadar mutsuz olduğumuz için, toplumun dayatmalarına bu denli boyun eğdiğimiz için, bu kadar yoksul olduğumuz için, sevebileceğimiz kadınlar çoktan sevilip ve tutabileceğimiz eller çoktan tutulup gittiği için, her gün aynı rutini tekrar tekrar yerine getirdiğimiz için hiç utanmıyor muyuz?

Hayır, sayın Atay, utanmıyoru(m)z!

Afternoon Acoustic

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:05

0


'cause every now and then i fall a bit behind
Every time I stare into your eyes

The Last Goodbye

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 22:41

0


The Hobbit hiçbir zaman favori öykülerimden biri olmadı. Fakat bildiğim en eşsiz öyküye "prolog" vazifesi görüyor oluşundan mütevellit nazarımda yeri her daim ayrıdır. Her ne kadar Peter Jackson'ın The Lord of the Rings yorumunu oldukça beğenen ve kitapların sinemaya aktarılabilecek en iyi şekilde aktarılmış olduğuna inanan kesimin bir ferdi olsam da yönetmenin The Hobbit işi için aynı hisleri beslediğimi söyleyemeyeceğim. The Hobbit'in Tolkien tarafından - her şeyden önce - çocukları için yazılmış bir masal olduğunun altını çizmek gerek. Hâliyle üç-yüz-küsur sayfalık bir masaldan 10 saatlik bir film çıkınca paranın kokusunu da her yerden almaya başlıyorsunuz. Öyle ki mali kaygılar yüzünden son filmin adının bile değiştirildiğini unutmamak gerek.

Neyse, konumuz da bu değildi zaten.. Önümüzdeki ay Orta Dünya'ya olan yolculuğumuz son buluyor. Peter Jackson bu 6 filmlik saga'ya son noktayı koyacak şarkı içinse The Last Goodbye'ı seçmiş. Kralın Dönüşü'ndeki solo performansıyla bir nevi kendini kanıtlayıp sonrasında kurduğu müzik grubu ile İskoçya'da kendine farklı bir kariyer kuran Billy Boyd ise şarkının hem besteci hem de güftecisi. Öylesine güzel olmuş ki... Her şeyin sonunda, 18 Aralık akşamı izleyeceğimiz o son sahnede, gözlerimizin dolu dolu olabilmesi için hazırlanmış sanki. Yukarıdaki kolaj ise Peter Jackson tarafından The Hobbit filminin resmi Facebook sayfasında yayınlandı. The Hobbit özelinde Yüzüklerin Efendisi'ne, Orta Dünya'ya ve tüm o eski güzel dostlara veda edecek olmanın hüznüyle...

Frodo: Bir daha onları görebileceğimizi zannetmiyorum.
Samwise: Belli mi olur Bay Frodo? Görürüz belki.

Neyse ki kitaplarımız var...

Neden Bana Aşk Şarkısı Yazan Çıkmaz?

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:42

0


Çünkü biz de kimseye yazmadık be hacı, o yüzden olabilir pek tabii...

O değil de, bi' ara omzunda ağlayabilir miyim Mazhar abi?

Mehmene

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:17

0

Hayatlarımızın bir köşesinde hepimiz biraz Kahraman Kıral'ız aslında...

Coward

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:18

0

Cidden ve oldukça iyi niyetle merak ediyorum; bunca kaygı, dert/tasa, yalnızlık, sevgisizlik, bencillik ve sahtelik varken insanlar nasıl mutlu olabiliyorlar? Gerçek mutluluk diye bir şey nasıl var olabiliyor? Hiçbir insan mutlu olmamalı bence. Bunu gerektirecek bir durum yok çünkü. Alarmı kurulmuş saatler, boşaltılan mesaneler, fırçalanan dişler, takılan boyunbağları, ay sonunda banka hesabına yatan komik rakamlar... Hepsi "adam sansınlar" diye, değil mi ama? Harcımız olmadığı hâlde cebimize giren x paraya karşın 3x para alışveriş yapıp, borçlanmamız sebebi de bu değil mi ayrıca: önemli hissetmek. Hem de hiçbir zaman öyle olmadığımız hâlde. Baştan aşağı zavallı yaşantımıza bakmadan elimizdeki pahalı kahve kutularında, asgari 300 liralık gömleklerde, adını telaffuz dahi edemediğimiz yemekler hazırlayan lokantalarda arıyoruz varoluşumuzu. Çünkü onları elimizde tuttuğumuz kadar önemli olduğumuzun hepimiz bal gibi farkındayız işte. Birkaç saniyeliğine de olsa "beyefendi/hanımefendi" olmak kendimizi tatmin etmek için yeterli oluyor. Kısa bir süreliğine de olsa aslında hiç olmadığımız ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağımız o kişi olabilmek için dünyadaki zeka belirtisi en düşük tiyatroyu oynamayı seçiyoruz; sahte kimlikler altında.. Sen sahte, ben sahte, o sahte... Sevgiyi de, saygıyı da, çevremizi de oynadığımız rol ve o rolü oynamımıza imkân sağlayan "şey" ile kazanabiliyoruz.

Bir insanın doğumunun kutlanması da ayrı bir sahtelik. Ben vazgeçtim mesela.. Kendim kutlamadığım gibi kutlayana da cevabım yok. Bu da ayrı bir sahtelik çünkü. İnsan kendinden nefret ederken, başkasının kutlamasını ne diye dikkate alsın ki? Nihayetinde tüzel kişilerin gerçek kişilerden daha değer verdiği biri olduğumu söyleyeceğim ve bir şekilde üst paragrafa geri döneceğiz..