Dinlenmesi Gerekenler (56) - Breathe Me

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:30

0

Sia - Breathe Me by s0ph0


Help, I have done it again
I have been here many times before
Hurt myself again today
And, the worst part is there's no-one else to blame

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
I'm needy
Warm me up
And breathe me

Ouch I have lost myself again
Lost myself and I am nowhere to be found,
Yeah I think that I might break
I've lost myself again and I feel unsafe

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
I'm needy
Warm me up
And breathe me

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
I'm needy
Warm me up
And breathe me

SIA

(Nathaniel Samuel Fisher Jr.'nin anısına...)

Dennis Hopper: Son Viraj Dönüldü

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:15

0

Oyuncu, yönetmen, fotoğrafçı, ressam… Dennis Hopper denince akla ilk gelen özellikler bunlar olsa da gözün göremeyip kulağın duyamadığı yerde fazlası var aslında. Büyük paraların döndüğü, yıldız oyuncuların ekranları süslediği ve dev reklam kampanyalarının desteklediği anaakım Amerikan sinemasına karşı direnen birkaç genç isimden biriydi o. Bugün Amerikan bağımsız sineması var olabilmişse hiç şüphe yok ki şükredilecekler arasında başı çekiyor Hopper. İmkânsızlıklar çöplüğünde hayatta kalabilmenin yolunu Hollywood’a kanıtlayabilmiş bu sıra dışı adam artık yok. “Ustalara Saygı Kuşağı”nın bir meleği olarak niteleyebileceğimiz üstada karşı bir saygı duruşunda bulunacağız.
Çok güzel bir diyar var. Nerede olduğunu tam olarak idrak edemiyoruz. Şarkıda söyler ya hani “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de o bizim köyümüzdür” diye… Bir bakıma aynı kapıya çıkıyoruz. Şu anda gidebilmemiz imkânsız görünüyor o diyara. Yine de biliyoruz ki gün gelecek adres defterimizin açık olan sayfası o diyarı işaret edecek. Hem neden mi çok güzel bir yer bu diyar? Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim o vakit. Güzel insanlar var orada ve daha da önemlisi güzel atlarla gidiliyor o diyara. Öyle olmasaydı büyük usta Yaşar Kemal, “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler” diye not düşer miydi İnce Memet’in finaline? Yıllar önce en yakın arkadaşı James Dean atını mahmuzlayarak giderken o diyara, Hopper ne düşünüyordu bilemeyiz, fakat tek bir şeyden emin olabiliyoruz; Dennis Hopper artık James Dean’in yanı başında.
17 Mayıs 1936’da Kansas’da Dennis Lee Hopper’i karşılayan hayat, onu kısa süre içerisinde oyunculuğa ve yönetmenliğe sürükleyecek, tüm zamanların en iyi “kötü adam”larından biri haline getirecekti. Yaşama gözlerini açtığı çiftlik evinde serpildikten sonra annesinin ve babasının iş yaşantıları yüzünden San Diego’ya sürüklendi. Liseyi okuduğu Helix High School’da sinemaya merak duymaya başladı ve bu ilgisi sayesinde kendisini Old Globe Theatre’de buldu. Burada kısa sürede fark edilmeyi başaran Hopper bu yola baş koymuştu ve gözünü daha büyük sofraya dikmişti. Oyunculuk ve yönetmenlik hevesinden aldığı ilham ile sinema tekniklerini öğrenebilmek adına soluğu New York’un ünlü stüdyolarından birinde, Actors Studio’da, aldı.
1947 yılında Anna Sokolow, Cheryl Crawford, Robert Lewis ve Elia Kazan’ın önderliğinde kuruldu. Kurulduğu günden bu yana kendisini oyuncu yetiştirmeye adayan bu popüler kurum zamanla Marlon Brando, James Dean, Robert de Niro, Jane Fonda, Jack Nicholson, Al Pacino, Anthony Quinn ve Jon Voight gibi isimleri dünya sinemasına birer armağan olarak sunacaktır. Actors Studio yöntem oyunculuğunu esas almış bir kurumdu. Buna göre aktör adayları ortak bir sahnede topluca rol alıyordu ve bu durum onların doğaçlama yeteneklerini geliştirirken, onları başlı başına bir beyazperde ikonu olmaktan kurtarıyordu. Dennis Hopper’a Actors Studio günlerinden kalan en büyük nitelik hiç şüphe yok ki eşi benzeri olmayan doğaçlama becerisidir. Yine de ister her iyi özelliğin insana cenneti bahşetmeyeceğine yorun, ister meyve veren ağacın taşlanacağı gerçeğiyle yüzleşin… Hollywood gibi kendi kurallarını kendisi koyan kapitalist bir sistemin karşısında, kendi iplerini kendi tutmak isteyenlerin pek şansı yoktu. Doğaçlamadaki ısrarı yüzünden Hopper’in kariyerinin bir bölümü günü geldiğinde sekteye uğrayacaktı.
İLK ADIMLAR VE JAMES DEAN

Onca yılın yorucu eğitiminde sonra sıra adını duyurmaya gelmişti. Dennis Lee Hopper profesyonel anlamdaki ilk oyunculuk deneyimini diziler sayesinde elde etti. Televizyonun popülerliğinin bir getirisi olarak o dönem bir hayli izleyici kitlesine sahip olan Medic (1954), Cheyenne (1955) ve Sugarfoot (1957) gibi dizilerde yan rollerde görev aldı. Kamera önündeki rahatlığı ile dikkatleri çektikten sonra ilk sinema filmi denemesinde Joan Crawford ve Ernest Borgnine gibi iki isimle birlikte Johnny Guitar’da rol aldı. Bu filmin hemen ardından Rebel Without a Cause’de daha sonra çok yakın arkadaş olacağı James Dean ile birlikte oynama fırsatı buldu. İkilinin mevzubahis film sayesinde başlayan dostlukları 1955 senesinde Dean’in elim bir trafik kazasına kurban gitmesi üzerine yerini hatıralara bırakır. James Dean aynı zamanda Hopper’in fotoğrafçılık tutkusunu da keşfeden isimdir. Hopper’deki bu yeteneği gören Dean, arkadaşını fotoğrafçılığı sinemanın yanında bir alternatif olarak tutması gerektiği konusunda teşvik eder. Oyuncu 1980’li yılların sonunda çıkardığı ve çektiği fotoğraflardan derlediği kitabında da arkadaşına bunun için teşekkür etmeyi ihmal etmemiştir.
Dennis Hopper yaşantısı boyunca James Dean’in birlikte çalıştığı en iyi oyuncu olduğunu dile getirmekte tereddüt etmeyecektir. Bir söyleşisi sırasında Dean hakkında dile getirdiği sözler kariyeri boyunca örnek aldığı kişiyi en güzel haliyle ifade etmiştir: “Jimmy gözlerimin gördüğü en iyi aktördür, bu kesin. O aynı zamanda kendi yeteneklerine sınırlama getirmeye çalışanlara karşı bir gerilla rolü de üstleniyordu. Bir keresinde sırf bu yüzden, gözlerimin önünde, cebinden çıkardığı bir bıçakla yönetmenin üzerine yürümüş ve onu öldürmekle tehdit etmişti. O gün bugündür sanatımda ve hayatımda onu örnek alıyorum. Hoş, bu başıma çok iş açtı.” Gerçekten de öyledir…
Dennis Hopper’in kariyerinin ilk yılları dışarıdan göründüğü gibi tozpembe değildi aslında. Başarı merdivenlerini birer birer tırmanmak elbette amacıydı fakat hesapta olmayan bir durum vardı ki bu da aşırı derecede agresif bir tutum sergiliyor oluşuydu. Kariyerinin ilk yapımlarında ortaya koyduğu yeteneklere karşın uzunca bir süre kalburüstü eserlerde boy göstermek zorunda kalışı da hiç kuşkusuz bu yüzdendir. 1958 senesinde gösterime giren From Hell to Texas (Cehennemden Teksas’a) isimli filmde o güne kadarki en iyi çıkışını yakalayacağını düşünmektedir. Bu düşüncesinde haksız da değildir işin doğrusu. Müthiş bir performansa imza attığı film ile tüm takdirleri toplasa da kazın bir de öteki ayağı vardır tabii. Filmin çekimleri esnasında, yönetmen koltuğunda oturan Henry Hathaway ile birçok kez ipleri koparma noktasına gelmişlerdir. Bunun sebebi de, Hathaway’in bakış açısını göz önünde bulundurursak, Hopper’in sette doğaçlamaya fazlasıyla yer ayırıyor olmasıydı. Filmin çekimleri tamamlandıktan sonra Hopper, kamuoyundan olumlu tepkiler almış olsa da filmin yönetmeni Hathaway aktörün Hollywood’daki işini bitirmekte kararlıdır. Bu amaçla bacasız endüstrinin en koyu buharlarını tüttüren film stüdyoları ile bağlantılar kurup, Hopper’in büyük yapımlarda rol almamasını ister.
Kariyer yapma fırsatını elinde bulunduran bireyler üzerinde seyrettikleri basamakları emin adımlarla çıkarlar. Hopper’in yapmak istediği de bundan başka bir şey değildi şüphesiz. Farklılığı ve sıra dışılığı onu bu yola sürükleyen en önemli etkendi. “Farklılıklar ne zamandır insanların yolunu tıkıyor?” diye sorulabilir. Ancak unutulmamalıdır ki Hollywood gibi bir kurtlar sofrasında başına buyruk hareketlerin ne yazık ki bir diyeti vardır. Hülasa, Hopper başladığı yere geri dönmüştür. Tüm büyük kapılar kapalıdır artık. Birileri sinema mı demişti? Orta karar TV dizileri onun yolunu gözlemekteydi.
HERKES GİDER MERSİN’E, BEN GİDERİM TERSİNE

Cehennemden Teksas’a adlı yapımın akabinde filmin yönetmeni Henry Hathaway’den büyük darbe yiyen Dennis Hopper için bant hızla geri sarılmaya başlanmıştı. 1950’li yıllar son demlerini yaşıyordu. Bütün Amerika her gün, saatler boyu, aptal kutusuna kilitleniyordu. Talebe arz ile karşılık vermek zorundaydı televizyon stüdyoları. Deyim yerindeyse beyaz cam dizilerden geçilmiyordu. Anlaşılan oydu ki Hopper’in uluslar arası planları uzunca bir süre daha askıda kalacaktı. 1960’lı yılların başından itibaren sürekli olarak dizilerden boy göstermeye başladı Hopper. Küçük film stüdyolarından ender gelen sinema projelerini de değerlendirmekten geri kalmıyordu bu dönemde. Ancak söz konusu filmlerin kendisinin hayalleri ile uyuştuğunu söylemek pek de doğru olmaz. İçinde bulunduğu durumun çok daha vahim olan yanı ise rol aldığı sayısız televizyon dizisinin hemen hemen tamamında konuk oyuncu olarak yer alıyor oluşuydu. Yani hikâyeyi özetlersek, kariyerinin henüz başındayken Hathaway ile uğraşmak ona pahalıya mal olmuştu.
Dennis Hopper’in içinde bulunduğu bu “ikinci başlangıç” durumu adımların daha sağlam basılmasına ön ayak olmuştu. Bundan çok daha önemlisi yakın bir gelecekte Hopper, içinde bulunacağı bir grup genç isimle birlikte Amerikan insanına sinemanın sadece Hollywood’dan ibaret olmadığını kanıtlayacak ve Amerikan bağımsız sinemasının oluşumunda büyük rol oynayacaktı.
1960’lı yılların sonuna doğru gelindiğinde vahşi batı temalı birkaç filmde kötü ve acımasız karakterlere bürünerek televizyon ekranlarından yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Bu filmlerden ikisi olan Hang ‘Em High ve True Gift’de John Wayne ve Clint Eastwood gibi türün isim yapmış oyuncuları ile çalışma fırsatı yakaladı. Kapıyı yeniden aralamıştı. Bir yerden öyle bir yumruk çıkarmalıydı ki temellerini kalıcı olarak atabilsin sinemaya… Çok beklemek zorunda kalmadı ama günü geldiğinde hiç beklenmedik yerden vurmasını da bildi. 1969 yılında Hollywood, Hopper’in sinemaya yapacağı büyük vurguna tanıklık edecekti.
HIZLA ÇIKILAN BASAMAKLAR

Her şey gün gibi aşikârdı. Hopper yeniden adından söz ettirmeye başlamıştı. İşlere tam da rayına oturmuş gözüyle bakılabilecek bir ortamda Hopper aslında tam da kendinden bekleneni verdi ve büyük bir risk alarak kendi kafasındaki bir projeyi hayata geçirmeye karar verdi. Kendi yazdığı bir senaryo metni vardı elinde. Üstelik bu projeye güveni de tamdı. Hemen çalışmalara başladı. Projeye ünlü oyuncular Peter Fonda, Jack Nicholson ve senaryo yazarı Terry Southern’i de dâhil ettikten sonra iş hızlı bir şekilde ilerleme kaydetti. Dennis Hopper bu ilk büyük projesinde kameranın hem arkasında hem de önünde görev alıp, yönetmenlik ve oyunculuğu aynı anda deneyecekti. 1969’un ilkbaharında vizyona giren Easy Rider düşük bütçesine ve neredeyse hiç reklamının yapılmamasına karşın kısa sürede gişede büyük bir başarı elde ederek, maliyet/hasılat oranı ele alınınca tüm zamanların en başarılı işlerinden birine imza atmış oldu. Hopper, kendisine Oscar adaylığı da getiren Easy Rider ile Amerikan ana-akım sinema kültürüne, işin dev bütçelerde ya da devasa reklam kampanyalarında bitmediğini, yıldız oyuncuların izleyiciyi sinema salonlarına çekmeye yetmeyeceğini apaçık bir şekilde kanıtlamıştı.
Easy Rider dönemin Amerikan gençlerine ışık tutan bir yapımdı. Motosiklet çılgınlığını alabildiğine yaşayana Amerikan gençleri üzerinden o neslin iç dünyasına doğru bir çıkarım yapan film, bir baltaya sap olamamış fakat bunun farkında dahi olmayan şahısları ustalıkla irdeler. Yine de dönemin motosiklet çılgınlığı içinde kavrulan genç kesimi konu alan salt bir film görüntüsünden dakikalar geçtikçe uzaklaşan Easy Rider’da, izleyenler bir anda kendilerini Amerikan toplumunun baskıcı düzeni arasında buluverirler. Amerikan Rüyası olarak adlandırılan olgunun aslında şişirilmiş bir balondan öte olmadığı, izleyicinin yüzüne tutulan bir ayna misali yansıtılır.
Easy Rider’in gerek toplumsal mesaj verme yolunda kat ettiği yol, gerekse imkânsızlıklar altında dahi yapılabileceklerin aslında kısıtlı olmamasını gözler önüne sermesi Hollywood yapımcılarını dümen kırmaya teşvik etti. Artık ünlü film stüdyoları yapımcılara ve yönetmenlere dev bütçeler sunmuyor, onlardan para yerine yaratıcılıklarını konuşturmalarını istiyordu. Böylece Hollywood bir anda düşük bütçelerle çekilen ve Amerikan gençliğinin sorunlarıyla ilgilenen mütevazı yapımlarla dolmaya başlamıştı. Taklitler aslını yaşatmaya devam ediyordu. Hopper’in ise artık geleceği konusunda bir kaygısı kalmamıştı.
BAĞIMSIZ YAPIMLAR VE AVRUPA

Kariyerinin sürekli dizi setleri arasında mekik dokuyarak geçeceği endişesinden kurtulmuştu Dennis Hopper. Üstelik Easy Rider ile gelen başarı biraz da kendine güven aşılamıştı onun sinemacı ruhuna. Daha fazla dizi yoktu artık, belki hobi için yine yapardı ileride, ama artık önceliği sinemaydı kuşkusuz. 1970’li yılların başından itibaren bu alanda gerek oyuncu gerekse yönetmen olarak hızla faaliyet vermeye başladı. Sinema projeleri birbirini takip ederken, Hopper zaman zaman setten sete koşturmak zorunda kalıyordu. Özellikle True Gift ve The American Friend ile başarısını taçlandırsa, oyunculuk kariyerinin nirvanasını 1979 yapımı Apocalypse Now (Kıyamet) ile yaşadı.
Efsanevi üçleme The Godfather ile akıllara kazınan yönetmen Francis Ford Coppola’nın “en iyi işim” dediği Apocalypse Now’da Martin Sheen, Marlon Brando, Robert Duvall ve Harrison Ford gibi büyük oyuncularla aynı kameranın önüne geçti. Vietnam Savaşı’nın bambaşka bir boyutta ele alındığı yapımda bir savaş foto-muhabirini canlandıran Hopper, artık daha fazla bağımsız filmde yer almayı kafasına koymuştu.
Bir zamanlar kendisini hor görüp, merdivenden aşağı itenler ısrarla yerlerinde saymaya devam ederken, Hopper sınırlarını Amerika’nın da ötesine genişletmişti. Özellikle Avrupa’da birçok başarılı projede yer alarak yeteneklerinin sadece Hollywood ile sınırlı olmadığını cüretkârca ortaya koymuştu. İngiliz, İspanyol ve Fransız yapımlarında hatırı sayılır ölçüde rol almış, Avrupa’daki en başarılı işine ise bir Alman filmi altında imzasını atmıştır. İlk büyük başarısını Paris, Texas (1984) ile yakalamış, daha sonra çektiği Wings of Desire ve Buena Vista Social Club eserleri ile sinema dünyasındaki yerini sağlama almış olan Alman yönetmen Wim Wenders’in The American Friend adlı filminde yönetmenin başarısına ortak olmuştur. Dennis Lee Hopper artık uluslararası bir üne sahiptir.
OLGUNLUK DÖNEMİ

1980’li yıllarında ortasına kadar yaptıkları bunlardı Dennis Hopper’in. Yer aldığı yapımlar özgeçmişinin Hollywood’a dönüş için yeteri kadar parlamasına elverişliydi. Zira bir anda kimsenin beklemediği bir başarı elde eden Hopper, kelimenin tam anlamıyla değere binmişti ve Amerikan sineması onu bir kez daha kaybetmeye niyetli değildi. Aynı yıllarda Hollywood’a dönüş yaparken yurt dışı çalışmalarından da geri kalmaya razı değildi. Aslına bakılırsa bu imzasız akit her iki tarafı da memnun edebilirdi. Neticede Hopper kariyer bakımından hayal ettiğinin ötesinde bir yere konuşlansa da özel hayatı için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi. Pek çok kötü alışkanlığı vardı ve Hollywood’un ona bunlardan arınma hususunda oldukça katkısı olduğu söylenebilir.
1983 yılında çekilen ve yine bir Coppola filmi olan The Rumble Fish’de müthiş oynayan Hopper, geçmişine dair kötü anıların izlerini sildiğini gösteriyordu adeta. Bunun diğer yapımcı ve yönetmenler için bir teminat olmadığını kim söyleyebilirdi ki? Öyle ya tüm bu gelişmelerin akabinde dönemin kült filmlerinden Blue Vevlet’de, bilinçdışı filmlerin yönetmeni David Lynch’in tam da kafasındaki adamdır.
1980’li yıllar Dennis Hopper’in sinemaya olan hizmetinin sadece oyunculuk ve yönetmenlik üzerine kısıtlı olmadığını göstermesi bakımından da kayda değerdir. Yayınlandığı dönemde büyük ilgi uyandıran Rabbit Ears animasyon serisinde hikâye anlatıcısı olarak seslendirme sanatçılığı görevi yine Hopper’e bahşedilmişti. Bu alandaki başarısı oyunculuk kariyeri açısından da bir referans oluşturmuş olacak ki, 1993 yılında popüler bir video oyunundan beyazperdeye aktarılan Süper Mario Kardeşler adlı yapımda kötü karakterlerden King Koopa’ya can verir. 1990’lı yıllar sadece Türkiye’de bir geçiş dönemi değildi. 1994 senesinde, ülkemizde de büyük ses getiren, Speed (Hız Tuzağı) adlı filmde Keanu Reeves ve Sandra Bullock’u taşıyan bir otobüsü havaya uçarmaya çalışacak; Waterworld’de Kevin Costner’a, bir türk havayolu firmasının reklamında yer almadan evvel, eşlik edecekti. Tüm bunların yanında, 1997’de dünyanın en çok satan sinema dergisi Empire tarafından Tüm Zamanların En İyi 100 Sinema Yıldızı listesine 87’nci sıradan giriş yapıp, artık “Ben oldum” diyecekti.
BİR ZAMAN HATASI

“Aklım başıma geleli tam 18 yıl oluyor. Bir zamanlar haplara, uyuşturucuya ve alkole bağımlıydım. Dürüst olmam gerekirse, kokaini ayılmak ve yeniden içebilmek için kullanıyordum. Hayatımın o döneminin son beş senesi tam bir kâbustu. Günde bir buçuk litreye yakın rom, neredeyse 30 şişe bira ve 3 gram kokain kullanıyordum. Tüm bunlara karşın yine de iyi sayılırdım, en azından etrafta sürünerek dolaşmıyordum.”
Dennis Hopper’in hayatının oldukça kara bir dönemi de vardı. Her şey tozpembe değildi. Bu noktada bandın başına gönderme yapmamız gerekiyor, Henry Hathaway ile sorun yaşadığı yıllara…
1958’de From Hell To Texas görücüye çıktığında tepkiler olumlu olsa da kamuoyundan uzun süre gizlenen bir gerçek vardı ki bu da yönetmen Hathaway ile filmin oyuncularından Dennis Hopper’in arasının açık olduğuydu. Nedeni ise - yönetmene göre - Hopper’in doğaçlama adı altında başına buyruk hareketleriydi. Film gündemdeki etkisini kaybettikten sonra Hathaway pek çok film stüdyosu ve yapımcı ile bağlantıya geçmiş, Hopper’in kariyerinin önüne adeta bir duvar örmelerini istemişti. O vakitler istediğini de elde etmişti.
Yaşananlar olumsuz etkilenen isim elbette ki genç oyuncu Hopper’di. Rasyonel bir düşünceyle yaklaşınca yeteneklerini sergilemek isteyen hevesli bir gençti. Eğitim aldığı kurumda oyunculuk ve başarı adına öğretilen ilk ders buydu. Bir şeyleri yanlış yaptığına ısrarla inanmasa da ortada bir gerçek vardı: Tüm kapılar suratına çarpılmıştı!
Umutsuzluk Hopper’in yeni adıydı adeta. Bir geçiş döneminde olduğunu varsayıyor fakat bu dönem bir türlü geçmek bilmiyordu. En yakın dostlarıysa bir anda alkol ve uyuşturucu olmuştu. Yakasına yapışan bu kötü kadere öylesine aşina duruma gelmişti ki bir süre sonra yaşamı bir halüsinasyondan ibaret sanmaya başlamıştı. Tüm set ekibinin sarhoş bir kafayla dolaştığı Apocalypse Now, tam da bu döneme denk gelip, Hopper için, işleri içinden çıkılmaz bir boyuta taşır. İmdadına ise Wim Wenders yetişecektir. The American Friend’de rol verdiği oyuncusunun durumundan korkan Alman yönetmen Hopper’i hastaneye yatırır. İş biraz da psikolojik bir savaşa dönmüştür. Bu hâliyle oyunculuğa devam edemeyeceğinden korkan Hopper adeta kendi kendinin doktoru olup, müthiş bir irade örneği gösterir.
Hülasa, sinemaya hayatından katmaya çalışırken, hayatı sinema olmuş bir aktördü Dennis Hopper. Zorluklara karşı azmin en iyi hikâyesiydi onun yaşam öyküsü. Öyle ya, başka kim gülücüklerle karşılayabilirdi ki ölümü, yaşarken sayısız kez yeniden dirilmiş olan Hollywood’un Erol Taş’ından başka…

Pazartesi Notları #115

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:40

1

  • Nestle'nin yeni bir ürünü var: Baklava Tadında. Evet, adı bu! Adamlar yapmış, bir şey diyemezsin...
  • Gerçekten de Şafak Sezer'e katıla katıla gülenler varmış. Ben bugün bunu öğrendim. Recep İvedik'i izlerken gülmekten bayılanlara da tanıklık ettiğimizi düşünürsek, pek de abartmamak gerek belki.
  • Mesela bazen "Lan bu maddeyi kesin Pazartesi Notları'na eklemeliyim" diye düşünüyorum. Pazartesi olunca unutuyorum o maddeyi.
  • Erzurum'da, 12 Eylül'de sandık görevlisi olan bir imam, görevli olduğu okula zamanında ulaşabilmek için evinden erken çıkmış, ormandan geçerken bir ayının saldırması sonucu hayatını kaybetmişti. Bugün, Dünya Hayvanları Koruma günü ve bu ülkenin bakanı çıkıp o ayıya "Vur Emri" verebiliyor. Bu bakan L'ours'u izlemiş midir acaba? Bir hayvanı doğasına uygun hareket ettiği için yargılayabiliyoruz. Pardon, yargılamadan vuruyoruz. Bakanların hepsi mi boşbakan olur?
  • The Tourist'in yayınlanan fragmanında gördüğümüz üzere, evet, Johnny Depp artık yaşlanmış. Vay arkadaş, Johnny Depp'ler yaşlanmamalı. Devlet buna bir şey yapması lazım
  • Dizilerin yeni sezonları başladı. How I Met Your Mother bildiğiniz gibi, Dexter yarattığı harikaların da üzerine çıkmış durumda, Supernatural ise geri vitese takmış otomobil gibi.
  • Atatürk'ün değerlerine de ne kadar güzel sahip çıkıyoruz ama, değil mi? Cumhuriyeti oligarşiye devretmenin eşiğine getirdik, okumayan nesiller yetiştirdik... Son olarak da Savarona'yı kerhane yaptık. Ziyaretine gelmeye yüzüm yok.
  • Facebook kullananlar farkına varıyor mu? Can Yücel'i iyice Facebook şairi yaptık. Bu günleri görseydi "Face sensin, Book da sana girsin" derdi. Eminim!
  • "Televizyonlarda bir ilk: Gay sahnesi" manşetini atan zihniyetin Six Feet Under'dan haberi var mı? Hem orada sadece yatağa girmekle de kalmıyorlar!
  • Kılıç Günü adlı dizide yer alan bu "cüretkâr" sahneler hakkında, yapımcı Osman Sınav "İyiliği, tüm güzelliğiyle anlatabilmek için kötülüğü de tüm karanlığıyla gösterebilmeliyiz" açıklamasını yapmış. Kötü olarak tabir edilen eşcinsellik oluyor burada. Böyle adamlar yüzünden homofobi korkusu var bu toplumun.
  • Çocuklar Duymasın'ın yeni bölümlerinde kadınlara üstü kapalı olarak "Oturun evinizde. Kadının yeri evidir" mesajı veriliyor.
  • Aynı dizide erkeklerin küpe takması da "çok ayıp bir şey" olarak tanımlanıyor. Yıllardır ayıp işliyormuşum da haberim yok.
  • Böyle bir memlekette tabii ki fellik fellik Fatmagül'ün suçu aranır. Ya ne olacağıdı ya?
  • Yiğit Bulut'un başbakana olan yalakalığına ne demeli! En son yaptığı "Basını denetleyecek bir kurum açılmalı" önerisiyle ne kadar alnından öpülesi bir adam olduğunu da kanıtladı! Bu adam "Evrim diye bir şey varsa, o halde neden tahtadan kedi evrilmiyor?" gibi cümle kurmuş bir adam. Şaşırmamalı, kendi haline bırakılmalı.
  • Luke Skywalker da çıkıp şimdi "Benim babam Toyota gibi adam" dese, olur mu?

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 77

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:15

0

- Ne yaptın oğlum? (Münir Özkul)
+ Sevdim hocam! (Tarık Akan)

(Hababam Sınıfı)

Powder

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:15

0

Evrendeki her kavramın, duygunun çıkış noktası sevgi olmalı... Aksi takdirde savaşları, her gün patlayan bombaları, dargınlıkları, kırgınlıkları kimseye anlatamayız. Özellikle de kendimize... İnsanoğlu değil midir bir sevgi timsali olarak yükselen bebeklerden katil yaratan? Maalesef okuduklarıyla değil de gördükleriyle rotasını çizen bir varlığız. İşin sürekli kolay kısmına tutunuyoruz. "Silah çıktı mertlik bozuldu" nidalarıyla suçu objelere atmak da bu yola çıkarıyor bizi. Öfkeyi, nefreti, hor görmeyi beynimizde filizlendirdikten sonra kime ne anlatabiliriz ki? Bir insanın faşist addedilmesi için diğerlerini ötekileştiriyor olması yeterlidir. Sırf kafamızdaki insan profiline uymadığı için kaç kişi küçük görmüşüzdür bugüne kadar? Küresel dünyanın küresel sorunudur bu...
Sevginin başladığı yer doğumdur. İnsanın kaderi o an tayin edilir. Bir çocuğun sevgisiz büyüyebilmesi mümkün müdür? Hissedemez mi sanıyorsunuz? Büyük bir yanılgı! Çocukların hissiyatının ne denli geniş olduğunu basit bir incelemeyle bir ortaya çıkarabilir insan. Kuzenimin 3 yaşında dünyalar güzeli bir kızı var. Kalabalık ortamlarda benden daha fazla gördüğü şahıslar yerine beni tercih etmesini tek bir şeye yorabiliyorum ben. Çünkü ona bu sevgiyi hissettiriyorum ben. Çünkü kendi kızım olsaydı bu kadar sevebilirdim herhalde. Bir insanın çocukluk süreci yetişkinliğini büyük ölçüde etkilecektir. Çünkü söz konusu evrede tüm duygular aşırı hızlı yaşanacaktır. Bilinçaltı kanserli düşünceleri zihinden atacaktır...
Jeremy "Powder" Reed... Doğumu sırasında annesinin ölümüne neden olmuş, farklılığı nedeniyle henüz kundaktayken babası tarafından terk edilmiş albino bir genç... Onu diğerlerinden ayıran tek şey dış görünüşü değil aslında. Sahip olduğu telepatik ve paranormal yetileri sayesinde bir anda yabancı bir portre çizer dış dünyaya. Bir evin bodrum katında yıllarca büyükannesi ve büyükbabası tarafından büyütülen Powder'a onların vefatıyla birlikte dış dünyanın kapıları açılır. Bilimadamlarının önünde dünyanın gelmiş geçmiş en zeki adamıdır, halkın gözünde ise uzak durulması gereken bir yabancı... Tüm bu kargaşının arasında Powder, evi olarak nitelediği gerçeği arayış içerisindedir.
1995 yılında beyazperdede yer alan ve bugüne kadar sinemanın satır aralarına hapsolmak zorunda kalmış bir film Powder. Bunda yönetmen Victor Salva'nın 12 yaşındaki bir oyuncuya sarkıntılıktan suçlanmış olmasının payı büyük. Disney'in büyük umut beslediği proje, Salva'nın yönetmenlik koltuğuna oturmasıyla eleştirilere maruz kalınca, Disney beklediğini bulamadı. Bu da filmin hak ettiği değerden uzak kalmasına yol açtı.
Benzer hikâyelerin sıklıkla yer aldığı bir sanat dalında anlatım tarzıyla farklılığını hissettiren, IMDb'de aldığı puanın rahatlıkla üzerinde puanlanabilecek bir yapım Powder. Bu filmin bünyede bıraktığı etkiyi bir de Tim Burton'un Edward Scissorhands'inde bulabilirsiniz. Ötekileştirmenin dibine kadar yaşandığı bir coğrafyada belki de tekrar izlenmesi gereken bir film.

Bir Bilmecem Var Çocuklar #1

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:15

7

Donnie Darko ödülü yalan oldu, hatırlarsınız sanırım. Bir Bilmecem Var Çocuklar'da birkaç hafta önce sorulan soru David Lynch'in The Straight Story'sine aitti. Tahmin eden kimse olmadığı için Donnie Darko DVD'sinin akıbeti farklı oldu. Neyse...
Bayram dedim, seyran dedim, konsepte yeniden hayat verdim. Yapacağınız şey çok basit. Yukarıda bulunan fotoğrafın hangi filme ait olduğunu söyleyen ilk kişi DVD ödülünün de sahibi olacak. Önceki fotoğrafa nazaran kolay olduğunu düşünüyorum.
Ödül mü ne? Jim Jarmusch imzalı Stranger Than Paradise.

NOT: "Adsız" kimliğiyle verilen yanıtlar doğru bile olsa kabul görmeyecektir.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 76

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:00

0

"No matter where he is, I thought you should know what kind of man your father really was."
(Million Dollar Baby - Morgan Freeman)

Pazartesi Notları #114

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:45

1

  • Dinlenmesi Gerekenler'i görüntülemekte sorun yaşıyor musunuz?
  • Grooveshark'ın da cenaze namazını kıldığımıza göre başka yollar bulmak gerekiyor. Belki de sisteme sövmek gerekiyor, bilemedim şimdi.
  • Geçen gün Facebook'da vakit öldürürken gördüm de, hâlâ Farmville oynayan varmış. Kaçıııın, canınızı kurtarın...
  • Pringles'i kutusundan alıp alıp yemeyi sevmiyorum ben. Tabağa doldurunca daha bir hoş oluyor. Zaten o kutunun içine elim sığmıyor artık.
  • Dün gece Kadir Gecesi'ydi ya hani, millet Facebook'u bile dua etmek için kullanıyordu. Ben buna çok güldüm... Adam bayağı sureleri kopyalayıp yapıştırmış. Altına yazılan yorumlar da hep aynı: Amin!
  • Televizyon açmıyorum. Gelecek pazartesi son veririm herhalde. Liderlerin sesini duymaktan gına geldi artık. Ne bağırıp duruyorsunuz lan?
  • Dr.Oetker'in reklamında okuldan gelen çocuklar supangleleri görünce "Yaşasın, babaannem mi geldi?" diye bağırıyorlar ya hani. Benim hiç supangle yapan babaannem olmadı. Duymadım da yani... Babaanneler genelde aşure yapar...
  • Diyarbakır Cezaevi'ni yıkmak isteyen adam neden referandumu bekler? 8 senedir başımızdasın... Ha, unuttum, bir çıkarın olması gerekiyordu değil mi?
  • O değil de, dağıttığı iftariyelerle bile referandum propagandası yapan 'hayırseverleri' ne yapacağız?
  • Kılıçdaroğlu'nun genel af önerisini 'seçim rüşveti' olarak niteleyen Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen seçimden önce Tunceli'de dağıttığı beyaz eşyalar neydi acaba?
  • "Ölmek madencilerin kaderinde var" açıklamasını yapan başbakanın Şili'de göçük altında 25 gün geçiren madencilerden haberi var mı? İşine gelmez bence...
  • TRT, 7 yaşındaki bir kız çocuğuna "Oruç tutmuyor musun?" diye soran bir kurum olmuş.

Sinemanın Merkezi: Animasyon

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:45

0

Türler arasında boğulan sinemanın en temel tekniği olan animasyon, geniş kitlelere hitap edebilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Animasyon filmler tek başına bu yönüyle bile büyük film şirketlerinin en bunalımlı zamanlarında tutunacakları bir dal olmayı başardı. Hedef kitle ayrımı yapmadan, yediden yetmişe tüm bünyelere hitap eden sinemanın bu en eğlenceli türünün geçmişine ve bugününe doğru nitelikli ve eğlenceli bir yolculuğa çıkacağız.
2001 yılında görücüye çıkan Dreamworks imzalı Shrek’in animasyon dünyasında farklı bir yer edinmesine sebebiyet veren olay, hiç kuşkusuz “en iyi animasyon” kategorisinde verilen ilk Oscar’ın sahibi olmasıydı. Kendisinden önce çekilen ve sinema eleştirmenlerine göre çok daha başarılı olan Aslan Kral (1994), Oyuncak Hikâyesi (1995) ve Noel Gecesi Kâbusu (1993) Akademi’nin mantık dışı kararlarının kurbanı oladursun, Shrek’in akabinde kısa bir duraklama dönemi geçiren animasyon dünyasında son zamanlardaki şahlanış işlerin rayına oturduğunun da habercisi bir bakıma. Her ne kadar 2000 yılı sonrası dönemde üretilen animasyonlar gelişmiş teknolojinin de getirisiyle salonların dolmasına katkıda bulunmuş olsa da perdede karşılaşılan sanattaki yarım kalmışlık gözlerden kaçmıyordu. Animasyon söz konusu olunca üretkenliğin, gelişmiş teknolojinin de yardımıyla, geçmiş yıllara oranla daha kolay olduğu bir gerçek. Fakat tüm bunların yanında sunulan yapım sayısındaki kalitenin 2000’li yılların başında düşmüş olması olayın vahametini endişe verici bir noktaya çekiyor. 1940’lı yıllardan 1990’lı yılların başına kadar olan başarısız sürecin bir yenisinin gelmesinden korkulurken, başını Pixar ve Walt Disney’in çektiği markalar sayesinde son birkaç yıldır animasyon dünyası üzerindeki ölü toprağını atmış görünüyor.
Animasyon mu Sinemadan, Sinema mı Animasyondan…

Her kırtasiyede ulaşılabilecek bir üründü kibrit kutusu büyüklüğündeki, her sayfasında bir öncekini takip eden resimlerin bulunduğu defterler. Bundan bir 10 sene evvel toplayıp evine stok yapmış olanlar için şu an çok büyük değeri olmalı bu küçük hayal dünyalarının. Zira bugünlerde bulmak zor ve pahalı… Yine de kimse okul yıllarında, bir ders sırasında, canı da sıkılmışken hani, defterinin alt köşesine takip eden yirmi sayfa boyunca birbirini tamamlayacak çizimler yapmadığını iddia edemez. Sonraki işlem malum… Hızla çevrilen sayfalar ve hareket eden resimler…
Bandı biraz geri sarmak gerek şu noktada. Sinemanın hayat bulduğu günlerin de ötesine geçmek konuyu çok daha iyi kavramayı sağlayacaktır. Fotoğraf makinesiyle tanışıldığı yıllardan itibaren animasyonun bilfiil aramızda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle 19.Yüzyıl’ın ortalarında resimler yardımıyla hareketli illüzyonlara sahip olmak mümkündü. Bu noktadan yola çıkarak animasyonun sinemanın bir dalı olduğundan ziyade sinemanın animasyonun bir türü olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.
1892’de Belçikalı Joseph Plateau bir diske yerleştirdiği seri çizimlerden hareketli görüntüler elde etmeyi başardı. Plateau’nun icat ettiği bu diskin üzerinde bulunan deliklerden bakan kişi adeta bir kaleydoskop etkisi yaşıyor ve devir halindeki çizimlerin oluşturduğu hareketli görüntüyü izleyebiliyordu. Plateau’nun çalışmalarını ondan 50 sene sonra Emile Reynaud geliştirdi. Reynaud hareketi parçalara ayırıp, bunların elle çizilmiş resimlerini yeniden harekete geçirecek olan Praksinoskop’u icat etti ve bu tekniği ilk kez tiyatro izleyicilerine tanıttı.
Praksinoskop’un icadını takip eden 15 sene boyunca animasyon alanında büyük bir yenilik görülmedi. Bunun en büyük sebebi tabii ki sinemanın icat edilmiş olmasıydı. Kanlı canlı gerçek insanların yer aldığı filmleri izlemek seyirciye çok daha cazip geliyordu. Animasyona olan ilgiyi yeniden yükseltme görevi ise Stuart Blackton’a düşecekti. Blackton 1908 yılında animasyon alanında o güne dek yapılmamış olanı yaparak stop-motion tekniğini hayata geçirir. Objelere farklı hareketler vererek tek tek fotoğraflama işlemine dayanan bu yeni teknik saniyede 25 kare yakalamayı gerektiriyordu. O dönemin şartlarını da göz önünde bulundurursak sadece bir dakika sürecek bir stop-motion için günlerin harcanması gerekiyordu. Öte yandan günümüzde bir hayli revaçta olan bu tekniğe artık uzun metraj yapımlarda da rastlamak mümkün. Blackton’un çalışmaları daha sonra Emile Cohl tarafından devam ettirildi. Cohl 1908-1918 yılları arasında stop-motion tekniğini kullanarak 100’den fazla kısa animasyon filmi yaptı ve animasyon türünün bilinen ilk çizgi film karakterlerinin ortaya çıkmasını sağladı.
1920’li yılların başına gelindiğinde animasyon film yapmak artık can sıkıcı ve uğraşlı bir iş olmaktan çıkmıştı. Bunu sağlayan en büyük etken hiç kuşkusuz “cel” adı verilen yeni animasyon tekniğiydi. Bu sayede film bantlarının üzerinde, karakterlerin hareket halindeki taraflarının üzerinden geçilebiliyor ve karakterin tamamı ile arka planı her karede sürekli çizmek zorunda kalınmıyordu. “Cel” tekniği film şirketlerine animasyon türünden kazanç sağlayabilecekleri fikrini verdi ve 1920’li yılların başında çizgi film yapım birimleri teker teker sahne almaya başladı. Bu dönemin en büyük çizgi film karakteri Pat Sullivan’ın ortaya çıkardığı günümüzde de tanınan Kedi Felix oldu. Konuşma balonları ile desteklenen Felix animasyonların ses ile bütünleşmesine ve Mickey Mouse’un yaratılışına değin popülaritesini yitirmedi.
Teknolojinin hızı bir bebeğin öğrenme hızına eşitti. Haliyle ilk sesli çizgi film için de pek fazla beklenmedi. 1928 yılında Walt Disney’in bir harikası olan Steamboat Willie’de müzik bir arka plan destekleyicisi olarak kullanıldığı kadar karakterlerin hareketleri ile oluşan ritmi bütünleyici bir özelliğe de sahipti. İstimbot Willie aynı zamanda efsanevi çizgi fare Mickey Mouse’nin ilk kez seyirci karşısına çıktığı yapım olarak da ayrı bir öneme sahiptir. Walt Disney’in 1920’li yılların sonlarına doğru yarattığı Mickey Mouse, Donald Duck ve Goofy gibi çizgi karakterler o denli tutmuştu ki dönemin pek çok film yıldızının pabucu dama atılmıştı. O yıllarda çizgi film yapımı konusunda adeta bayrak şirket olan Disney Stüdyosu 1930’lu yılların sonuna kadar ABD’nin bacasız endüstrisi Hollywood’a bu alanda hükmetti. Bu yıllarda üretilen Snow White and the Seven Dwarfs (1937), Pinocchio (1940), Fantasia (1940), Dumbo (1941) ve Bambi (1942) gibi uzun metraj yapımlar Disney’in piyasadaki konumunu ve ününü sağlamlaştırdı. Söz konusu eserler düşünüldüğünde Fantasia’yı ayrı bir yere konumlandırmak gerekiyor. Fantasia tüm kareleri elle çizilmiş ve çizgi film ile klasik müziği bir araya getirmiş bir eserdi. Dönemin şartlarını da düşünürsek, iki saat boyunca dans eden karakterlerin tümünün çalan klasik müzikler ile aynı ritmi yakalamış olması takdire şayandır.
(Eğer başbakanın yaptığı gibi YouTube'a ulaşmanın bir yolunu bulmuşsanız hemen aşağıda Fantasia'dan bir bölümü izleyebilirsiniz.)

Kısa Animasyonlar Kontrolü Ele Alıyor

Başlangıçta nesil ayrımı yapmaksızın sadece eğlendirme amacı güden animasyon sineması 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren sinemanın karmaşıklığı içinde boğulan çocuklara hitap eden kısa filmlerden oluşan demetler de üretti. Özellikle 1947 yılına kadar sürekli yayınlanan Dave Fleisher imzalı Temel Reis’in başarısı Disney’in bu alandaki hegemonyasını uzun süre sarsmaya yetti. Aynı dönemde yine benzer amaçlarla yola çıkan bir başka ekip daha vardı. Arkalarına MGM’in desteğini alan William Hanna ve Joe Barbera’nın üretkenliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Tom ve Jerry kuşaktan kuşağa yayılacak bir çizgi dizi halini alacaktı. Bugün dahi pek çok televizyon kanalında yayınlanmakta olan çizgi dizide öfkeli ve aç kedi Tom, zeki ve becerikli fare Jerry’i kovalarken ortaya çıkan aksiyon güldürü unsurlarını başarılı bir şekilde aktarır.
Sinemanın kükreyen aslanının kısa animasyon alanındaki başarısının yanında sönük bir dönem yaşamak istemeyen şirketlerin başında Warner Bros geliyordu. Warner Bros’un yardımına koşacak isim ise Chuck Jones’du. Jones’un sinema dünyasına kazandırdığı Porky Pig, Daffy Duck ve özellikle Bugs Bunny animasyon sinemasında devrim yarattı. Warner Bros ve Jones işbirliği üretmekten asla vazgeçmedi. 1950’li yıllarda ekibin ellerinden çıkan Road Runner ile Coyote, çölün tüm acımasızlığının sürate yenilmesini mükemmel bir uyumla yansıtıyordu. Yine de zamanın ilerleyişi ve haliyle televizyonun yavaş yavaş her eve girmeye başlamasıyla stüdyolarda üretim konusunda, özellikle ekonomik anlamda, türlü kısıtlamalara gitmek durumunda kaldılar. Kısa animasyonlar ve çizgi dizilerin hüküm sürdüğü yaklaşık 15 yıllık bu dönem, aynı zamanda animasyon sineması için bir hedef kitlenin belirlendiği tek dönem olma özelliğini de taşır.
Küresel Animasyon

Şu ana kadar anlatılanlara bakıp da Hollywood’un animasyon alanında dünyaya hükmettiğini düşünmek pek doğru olmayacaktır. Diğer ülkeler normal olarak bu tarzı deneme aşamasındaydılar ve ciddi anlamda üretmek konusunda biraz da geç kaldılar. Yine de Hollywood’dan geç kalmaları yaratıcılıklarının önünde bir engel değildi. Kanadalı Norman McLaren’in geliştirmiş olduğu teknik sayesinde filmin üzerine doğrudan çizim yapılabilmekteydi. McLaren ayrıca canlı hareket ve çizimi harmanlama konusunda da animasyon alanına yeni bir boyut kazandırır.
İngiliz sinemasında ilk uzun metraj animasyon ancak 1954 yılında üretilebildi. George Orwell’in ünlü eseri Hayvan Çiftliği’ni çizgiye uyarlayan isimler John Halas ve Joy Batchelor oldu. Yine de yüzyılın son dönemine kadar büyük bir patlama yapılamadı. 1990’lı yılların başında Aardman Animations’un bir ürünü olarak animasyon dünyasındaki yerlerini alan plastik çizgi karakterler Wallace ve Gromit’in ekmeği uzunca bir süre yenildi. Wallace ve Gromit, İngiliz animasyonları için büyük bir ilham kaynağıydı. 1993 yılında En İyi Kısa Animasyon Oscar’ını kazanan Wallace and Gromit in the Wrong Trousers’in ardından çekilen devam filmlerinin neredeyse tamamında Wallace ve Gromit’in izinden gidildiği görülmektedir.
Animasyon sinemasında Amerika’dan sonra en fazla başarı sağlayan ülke hiç kuşkusuz Japonya oldu. Anime olarak bilinen Japon animasyonları film yapımcılarının Amerika, Fransa, Almanya ve İngiltere’de bu alandaki gelişmeleri keşfetmesiyle başlar. Bunun yanı sıra Japon sineması dünyaya açılma konusunda sıkıntı yaşıyordu. Japonların biçim olarak Batı’ya benzemiyor oluşları ve filmlerinde genellikle göz yorucu bir sürate kaçmaları yapımların ülke dışında başarıya koşmasını engelliyordu. Animasyon sineması onlara bu duvarı yıkma şansını sundu. Artık karakterleri istedikleri şekle bürüyebileceklerdi. “Anime”nin tohumlarını atan isim ise Osamu Tezuka’ydı. Genç yaşında 8mm’lik kamerası yardımıyla kısa animasyonlar çekmeye başlayan Tezuka’nın en büyük ilham kaynağının Walt Disney olduğu bilinmektedir. 1970’li yıllarda Japon çizgi romanı olan Mangalar büyük bir ilgi görmekteydi. 1980’li yılların başından itibaren mangaların seri bir şekilde animeye dönüşmesi ise adeta moda oldu. 1990’dan itibaren animeler yavaş yavaş dünya çapında bir fenomen halini almaya başladı. Bu dönem içerisinde üretilen Bleach, Captain Tsubasa, Cowboy Bebop, Dragonball, Naruto, Pokemon ve Transformers gibi pek çok çizgi dizi dünya genelinde ve tabii ki Türkiye’de büyük ilgi gördü. Ayrıca duygusallığın ve fantezinin bolca dışa vurulduğu Ruhların Kaçışı (2001), Prenses Mononoke (1997) ve Ateşböceklerinin Mezarı (1988) Japonya’nın animasyon konusunda başı çeken ülkelerden biri olduğunun resmiyetiydi.
Kıssadan Hisse…

Animasyon dünyası sinemanın içinde bulunduğu keşmekeşten başarıyla sıyrılabilmesi bakımından önemlidir. Animasyon istediğinizi yapabilme imkânı sunuyor size. Gerektiğinde çocukların ihtiyacı olanı verip onlar için bir elma şekerinin görevini yerine getirebilirken yetişkinler de yüreklerinden yakalanıyor aynı zamanda. Üstelik ne yapılırsa yapılsın izleyici tarafından yadırganmak gibi bir durum söz konusu değildir. Pastel renklerin büyüsü bunu emreder çünkü.

(Bu yazı RoadLife dergisinin Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır)

The Expendables

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:15

1

"Slyvester Stallone geri döndü" desek sıradan ve bir o kadar garip bir giriş mi yapmış oluruz? Kariyeri kendini tekrar etmekten başka hiçbir şey vaat etmeyen ailemizin gerilla boksörü vizyona giren son filmi ile "Daha ölmedim" mesajı vermeyi ihmal etmiyor. Rocky ve Rambo serilerini sonsuzluğa ulaştırma fikrinden henüz vazgeçmemiş olsa da, farklı işlere imza atabileceği gerçeğini geç de olsa idrak edebilmesi hoş bir ayrıntı tabii.

Slyvester Stallone ve Türk insanının çelişkilerle dolu bir öyküsü var aslında. Pek çokları bilmez bunu. En yakın arkadaşımın Rocky filmlerini her izleyişinde duvarları yumruklamaya başlaması bu fikrin gelişmesinde önemli rol oynar. Türk insanının mazlumu sahiplenmesinin bir nedeni varsa bu Stallone'nin ta kendisidir. Zira Rocky Balboa'nın yediği her yumruğu kendisine edilmiş bir hakaret olarak gören insanların açıklamasını başka bir şeye yoramıyorum.

Her ne kadar Stallone'nin Türkiye'de hatırı sayılır miktarda hayranı olsa da aktörün kendi ülkesinde Cüneyt Arkın muamalesi gördüğünü kaç kişi biliyor ki? Çelişki de burada zaten. Cüneyt Arkın'ın kahkaha unsuru yapıldığı bir ülkede Stallone'nin omuzlara alınacağını garanti görmek yanlış değil. Bu ülkedeki bir nesilin halk kahramanıdır Stallone. Fahrettin Cüreklibatır ise olsa olsa üvey evlat... Baksanıza adı bir sahte adamın!

Rocky ve Rambo'nun son birkaç yıl içindeki yeniden çevrimleri ile birlikte Stallone'ye Türkiye'deki hayranları bile burun kıvırır hale geldi. Rambo'nun kaslı vücudu ve Rocky'nin Ajda Pekkan'ı aratan estetiği bile durumu kurtaramadı. Bu noktada bir NBA All-Star maçını anımsatan The Expendables'in Stallone için bir son şans olduğunu söyleyebilir miyiz? Aktörün kendisi söylüyor bunu, biz neden söyleyemeyelim ki?
Stallone'nin söylemenin yanında çalmayı da tercih ettiği film sinema salonlarına yine, yeni ve yeninden ortalama izleyiciyi çekmeyi amaçlıyor. Eh, herkesin kendi hedef kitlesi var. En büyük sürpriz ise Stallone'nin salt kendisini önplana çıkarmak gibi bir çabasının olmayışı. Bu yüzdendir filme All-Star maçı benzetmesi yapmış olmam... Son yılların aksiyon alanında en çok tüketilen ismi Jason Statham, çekik gözleriyle Jackie Chan efsanesine son veren Jet Li, başarılı olduğu kadar yakışıklı da olan Mickey Rourke, Dexter'in Ajan Batista'sı David Zayas, Eric Roberts, Bruce Willis, Arnold Schwarzenegger, "Sarı Dev" Dolph Lundgren... Ne yani, şoför koltuğunda Stallone var diye izlemese miydik?

İzledik!
Farklı uzmanlık alanlarına sahip bir grup paralı asker Güney Amerika'da, ABD desteğiyle kurulan bir diktatörlüğün kökünü kazımak için yola koyulur. Sonrası bilindik hikâye... Kanın gövdeyi götürmesi (ki bu çok fena oluyor), kaçırılan hatun kişiyi kurtarma çalışmaları, dikta yönetimine karşı geri dönüşü olmayan bir mücadele... Yine de iyi bir film The Expendables...

Aksiyon filmlerindeki alışılmış klişenin aksine iyi adamlara hiçbir şey olmuyor burada. Hani, işin içinde Slyvester Stallone olunca insan önce biraz pataklanan sonra şaha kalkan bir senaryo bekliyor. Anlaşılan o ki Stallone daha fazla estetik yaptırmaya razı değil. Yakaladığının kolunu bacağını koparmak daha makul gelmiş olmalı... İlk sahnesinde pompalanmaya başlayan adrenalin son sahneye kadar artarak devam ediyor bu filmde. Öyle ki Stallone'nin Türk hayranlarının sinema salonundaki "Yürü beee" nidaları bile film hakkında olumlu yorum yapmamı engelleyemiyor.

Yine de... Sinema salonlarından men edilmeli böyle insanlar. Evet!

Pazartesi Notları #113

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:15

2

  • Bir Bilmecem Var Çocuklar konsepti yalan oldu... Soruya 1 hafta boyunca kimse cevap yazmadı yahu. Bu da bana ders olsun! Donnie Darko DVD'si boş boş bekliyor artık. Bir arkadaşa hediye ederim şimdi ben onu. Halbuki ne ümitliydim be! İkinci bir emre kadar - ki bu emir olayı hep askerden sonra başladı - yasaklıyorum Bir Bilmecem Var Çocuklar'ı... Bilmecem var ama cevabım yok.
  • Çok duygusala bağladım... Toz moz kaçtığı yok gözüme, basbayağı ağlıyorum şu an.
  • 1 seneyi aşkın süredir iki tane kırmızı yanaklı Singapur kaplumbağasına sahibim... İkisinin de ismi yok ve ben bunun farkına şu an varıyorum.
  • Galatasaray taraftarı istifa etse ne güzel olur ama değil mi?
  • "İstanbul Kokoreci" diye bir şey var ya hani, OLMASIN! Domatesli kokoreç mi olur yahu? Nerede görülmüş?
  • Başbakan "Hukuk kimsenin arka bahçesi olamaz" buyurmuş. Sandıktan "evet" çıkması halinde kimin oyun parkı olacağı belli ama...
  • Ekşi Sözlük'de yazar olmak önceleri bir övünç kaynağıydı. Muhabbetlerde "Ben Ekşi Sözlük yazarıyım" denildiğinde Falım reklamındaki amcaların yaptığı gibi bir "Vuuuuuuv" sesi yükselirdi. Basbayağı kimlikti işte yahu! Kafasına esen yazar olamıyordu mesela. Ben 2005 yılının başında kayıtlı okur oldum sözlüğe. Yanılmıyorsam 2003 yılında da başka bir kullanıcı adıyla kayıt olmuşluğum vardı. Sonra unuttuk tabii kullanıcı adını da şifreyi de... Neyse efendim... Sosyal sorumluluk kampanyalarına imza atanın yazar olma hakkı kazandığı bir siteyken, kahvehane muhabbeti yapan, ona buna küfretmeyi eğlence sayan zihniyete "Buyur abi, sen de gel" deniyor. "Ben Ekşi Sözlük yazarıyım" dediğiniz adam, "Ne var yani, ben de öyleyim" diyebiliyor. Yazar olmak bir ayrıcalık değiş artık. Öyle yani... İçime dert olmuştu, söyleyeyim dedim.
  • Sunar Mısır Yağı reklamı kadar itici reklam var mı?
  • 118 80 var bir de...
  • Arasam çok bulurum aslında...
  • Televizyon kanalları UFO'nun ekmeğini yediği kadar başka hiçbir şeyinkini yememiştir.
  • Diğer blogumda Sabri Sarıoğlu ile ilgili bir fotoğraf yayınladım. Anında internete yayılmış. Yayınlayanlar kaynak belirtse mutlu olabilirdim.
  • Geçtiğimiz hafta bir gencin Taraf Gazetesi satın aldığını, gazetenin yanında ayrıca Penguen ve Uykusuz'a para harcadığına tanıklık ettim. Bu ne yaman çelişkidir!

Dinlenmesi Gerekenler (55) - Ninni

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:00

0


Uyusun da büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde
çok da uzun olmayan belli bir zaman önce
çok da uzak olmayan çok güzel diyarın birinde
bereketli dillerden düşünmeyen bir köy varmış

Denizi de bilirmiş dağı da bilirmiş bu güzel köyün insanı
Yağmurda yürür karda kayar ama güneşli günleri severmiş
Meze yaparmış bu köylüler iki kadehe tüm acılarını
Böylece birden unutuvermiş geçmiş dargınlıklarını

Aslına bakacak olursan çok zenginmiş tarlaları
ama nedeni bilinmez bu köylüler her daim fakir
Yokmuş galiba köydeki kargaların bunda bir etkisi
Böyle gelmiş böyle gidermiş ne de olsa alın yazısı

Dayanamamış biri sonunda kargalara baş kaldırmış
"Hakkımızı yiyorlar" deyip bütün köyü ayaklandırmış
Sonunda başa çıkmış köyü istila eden kargalarla
ama kendisi de göçüp gitmiş tabii eninde sonunda

Ardından ağlamış köydeki herkes çok uzun yıllarca
Ağlarken ağlarken köy unutmuş kargaları tamamıyla
Üzülüp dövünüp dururken birden övünmeye başlamış
Ancak övünüp durduğu sadece hatıraymış

Günün birinde köyün üstüne kapkara bulutlar yerleşmiş
Kimse bu bulutları kargaların getirdiğini fark etmemiş
Köydekiler yaz yağmurudur gelir geçer zannetmişler
ama bu kara bulutlar kopacak fırtınanın habercisiymiş

Kargaların çalacağı emekten medet uman bazı kurnazlar
köylüye ninniler söyleyip apaçık hedef şaşırtmışlar
Soytarısıyla yalancısı bu köyün bir gün gelmiş el ele vermiş
o bildik beyaz camın içine girip siyah yalanlar söylemiş

Onların baktığı yerden bütün köy çok aptalmış
Çünkü aptal olmasalar böyle aldanmazlarmış
Değil mi ki bütün köy olana bitene ses çıkarmadan bakmış
o zaman başlarına gelenlere müstahaklarmış

Ah ne güzel ninniymiş bu cehalet
Herkes dalıp uyumuş nihayet
Top atsan uyanmazmış ne rehavet
E benim köyüme e e

Aslında köyün akıllısı çokmuş; alimi, dedesi, filozofu çokmuş
"Var" diye bas bas bağırıyorlar ama hiçbirinin söz hakkı yokmuş
Çünkü bilene, düşünene, yazana kargaların itirazı çokmuş
ve onlardan öğrendikleriyle kurnazlar herkesi uyutmuş

Güzel köyüm ne zaman uyanırsın
Bu duruma ne kadar dayanırsın
Sanma ki uyurken kazanırsın
Haydi köyüm ne zaman uyanırsın

Candan ERÇETİN

Pazartesi Notları #112

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:15

0

  • Geçen haftayı boş geçmişiz. Bunun farkına hafta ortasında vardım. Hayret bir şey.
  • Blog ilk DVD'sinin sorusu gün içinde (16 Ağustos 2010) yayınlanacak. Elini çabuk tutan kazanacak. Gün içinde tetikte olun. İlk film de belli oldu: DONNIE DARKO.
  • Yeni bir blogum var. Galatasaray ağırlıklı bir futbol blogu. Davetlimsiniz. Kapıda adınızı belirtmeniz yeterli: Sevdan Olmasa.
  • Çocukluğumda yanan mumun eriyen kısmına parmağımı batırır, durumun verdiği acı hissinden garip bir haz alırdım. Olur muydu sizde de? Yoksa tek manyak ben miyim?
  • Deniz suyu sıcaklığı hava sıcaklığına eşit bizim memlekette. Serinlemenin yollarından biri değil artık denize girmek.
  • Arı Maya resimli silgiler vardı zamanında. Var mı hâlâ onlardan? Mis gibi de kokardı. "Koklama, kanser yapıyormuş" derdi çok bilmiş sıra arkadaşınız.
  • The Expendables harika bir aksiyon olmuş. Yıldızlar topluluğu olunca beklenen de buydu zaten. Ayrıntılı bir incelemesini yazmak lazım. Dergiye Christopher Nolan dosyası yetiştirmem gerek. O bitsin hele bi'.
  • Tayyip Erdoğan "Hani egemenlik kayıtsız şartsız milletin ya" derken ne demek istedi acaba?
  • Mehter Marşı ile gelen, İzmir Marşı'yla gider... Yakındır yakın.
  • Geçtiğimiz hafta koyamet kopmuş bir ara. Ne yani, şu an Araf'ta mıyız?
  • Facebook arkadaş listesi de borsa gibi ama değil mi? Bir iniyor, bir çıkıyor falan...
  • Çokokrem reklamındaki çocuk çok güzel "Çokokrem" diyor. Nutella'yı unutturur. O derece...
  • AKP verdiği iftar yemeğinde referandum propagandası yapacak kadar içten pazarlıklıdır. Yesinler sizin dininizi...
  • Ezginin Günlüğü'nün Kadıköy şarkısı müthiş. Anılarım depreşti. Dönmem lazım acilen İstanbul'a ve Kadıköy'e... Sonbahar da yaklaştı.
  • Eğer Facebook'da bir daha "Bilmem nereye tatile gidiyorum" diyeni görürsem, üşenmeden gidip kazma kürek girişeceğim. Lan bana mı gidiyorsunuz? Sessiz gidilmiyor mu şu tatile?
  • Donnie Darko diyorum!

Kahraman Kıral

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:30

0

Var mı "Canım Kardeşim"in finaline bir defa bile ağlamadığını iddia edebilecek biri?
Varsa o hangi duygunun insanı?

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 75

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 18:30

0


Now it's no longer the presence of God, but the absence of God, that reassures man. It's very strange, but true.

(Contempt - Fritz Lang)

Dinlenmesi Gerekenler (54) - Mazi Kalbimde Bir Yaradır

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:15

0


Ben de gönül çektim eskiden
yandı hayatım bu sevgiden.
Anladım ki bir aşka bedel,
gençliğimmiş elimden giden.

Önünde ben geldim de dize,
yâr olmadı bu kimse bize.
En nihayet düşüp can verdim,
gözündeki yeşil denize.

Sarmadımsa da belden,
geçmedim bu emelden.
Bir hazin maceradır,
onu aldılar elden.

Başkasına yâr oldu,
eller bahtiyar oldu.
Gönlüm hep baştan başa,
viran bir diyar oldu.

Mazi kalbimde bir yaradır,
bahtım saçlarımdan karadır.
Beni zaman zaman ağlatan,
işte bu hazin hatıradır.

Ne göğsünde uyuttu beni,
ne buseyle avuttu beni.
Geçti ardından uzun yıllar,
o kadın da unuttu beni.

İNCESAZ

Pazartesi Notları #111

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:15

1

  • Az önce Galatasaray SK'nin resmi Twitter hesabında yayınladığı Tweet aynen şöyle: "SON GÜN: Motorlu Taşıtlar Vergisi'ni GSBONUS Card ile www.gib.gov.tr den 5 TAKSIT ödeyebilirsiniz."
    Afedersiniz ama endüstriyelleşen futbola kafam girsin!
  • Bazen böyle edepsizleşebiliyorum. Nadiren oluyor ama bu bana. "Bana olmuyor, çok ayıp" diyen varsa, buyurun, bir yerlerde oturup bir çay içelim.
  • O değil de bu ülkede demokrasinin teminatı olduğunu iddia eden bir iktidar vardı, değil mi? Şu olaydan sonra başbakan meydanlara bir süre ara verip, açıklama yapsın: Haber Burada!
  • Karikatüristlere dava açan bir başbakandan başka da bir şey beklenemezdi herhalde.
  • Referandum mitinglerinde demokrasi masalı anlatan adamın samimiyeti bu kadar!
  • Referandum demişken... 12 Eylül'de canı en fazla yananlar CHP ve MHP iken, ve bu partiler ısrarla referanduma "HAYIR" diyorken, iktidar başka bir yolunu bulsun 'evet' dedirtmenin.
  • Inception'u ilk gün izledim. Film getirdiği yankının boşuna olmadığını gösteriyor. Uzun uzadıya hakkında konuşmak isterim ama zaten şu günlerde herkes hakkında bir şeyler söylüyor. Üzerinden bir süre geçsin bence...
  • "Bir Bilmecem Var Çocuklar" konseptinin karar aşaması sona erdi. Katılım azdı, fakat mühim değil. Armağan olarak vereceğim DVD'lerin türü hakkında yapmış olduğum anket sonunda beklediğim üzere "klasik filmler" en fazla oyu aldı. Bu demek oluyor ki klasik filmlere daha fazla ağırlık vereceğim. Belgesel filmlere tek bir oy çıkmaması da ilginç :) Çok ender olarak yer vereceğim, bunu da bilin :) Artık yarışma soruları için tetikte olun. Her an bir soru gelebilir.
    Küçük bir not daha... Yarışmalara "Adsız" kimliğiyle katılanlar, en hızlı cevabı verseler dahi dikkate alınmayacaklar.

Kitaplar Hakkında

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:15

0

"Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel bir itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir 'kitapları koruma derneği' kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üste koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve en altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçimi yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı? Satıcılar da gelişigüzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. Müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitapları överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satamamalı. Cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucuyu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları."

(Tutunamayanlar - S.576)


"Bir kitap çekti sayfalarını karıştırdı: iri harflerle basılmış bir kitap. Bizdeki kitapların çoğu iri harflerle basılıyor Olric. Kültür seviyemizi gösteriyor bu iri harfler. Okumayı yeni öğrenen bir millet olduğumuz için iri harfleri tercih ediyoruz. Daha harfleri yeni söktüğümüz için, onları satırlar arasında kaybetmekten korkuyoruz. Az gelişmiş harfleri seviyoruz. Geniş aralıklı satırlar, sayfanın kenarlarında büyük boşluklar, içimizi serinletiyor. Bütün babalar, oğullarına: 'Oku da adam ol!' diyorlar. Gene de kimse okumuyor. Biz adam olmayız Olric."

(Tutunamayanlar - S.577)

Pazartesi Notları #110

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:00

0

  • Geçtiğimiz günlerde basında sansürün kaldırılışının 102'nci yılını kutladı Türkiye. Ancak onun da yolunu buldu ülkemiz. Sansürü düşündüğünü yazanları kovarak ve hatta katlederek uyguluyor Türkiye. Masal anlatmayalım kimseye, olur mu?
  • Gün geçmiyor ki başbakan bir talihsiz açıklama daha yapmasın. Bu haftanın açıklaması iş hayatına yönelikti. "İş yok diye bir şey yok, kimse iş beğenmiyor" buyurdular kendileri. Şimdi okumuş etmişsiniz, görev alacağınız mevkiide de yeteri kadar donanımlı olduğunuza olan inancınız tam; şayet şöyle bir şey de var: Bu ülkede asgari ücret açlık sınırının altında seyrediyor, insanlar günün yarısından fazlasını çalışarak ve dahi hafta sonları fazla mesai yaparak geçiriyor... En ucuz ev kirasının 600 liradan başladığını, buna ek yük olarak elektrik, su, ısınma yakıtı, bilmemnesi olduğunu da unutmamak gerek. İnsanlar yarı zamanlı olarak birden fazla işte çalışıyorlar... Bir köle gibi... Yukarıdaki masrafları karşılayabilmek için hem de... Sonra bir de çıkıp "3-4 çocuk yapın" diyorsun. Ucuz işgügücü lazım sana...
  • Bu arada, duymuşsunuzdur, AKP geçtiğimiz hafta internet sitesinde bir referandum anketi yayınladı. Anket sonuçları açık ara "HAYIR" cevabını işaret ediyordu ki, söz konusu anket aniden yayından kaldırıldı. Sonradan yapılan açıklamada anketin korsan saldırısına uğradığı ve bu yüzden yayından kaldırıldığı gibi bir gerekçe sunuldu. Varsayalım ki doğru, cevaplar diğer seçeneği işaret etseydi, yine aynı özveriyi gösterirler miydi?
  • Angelina Jolie'nin her gün hamamböceği yediğini biliyor muydunuz? Ve Brad Pitt her gün o dudakları öpebiliyor. Dişlerini fırçalıyordur herhalde, değil mi? Basbayağı hayallerim yıkıldı yahu...
  • Suretim dalga sesleri olmalı benim... Her gün dünyanın en eski şarkısını söyleyebiliyorum bu sayede...
  • Bunu yazdım ayın 22'sinde...
  • Başbakanın yolundan gitmeye karar verdim. Tavsiyesini dinlemeye başladım anlayacağınız. "Rakı içeceğinize üzüm yiyin" dedi ya hani Marie Antoinette hesabı, eve bir adet kaktüs aldım, her gün tekila niyetine yalayacağım.
  • "Çocuklar inanın, inanın çocuklar
    Güzel günler göreceğiz, güneşli günler
    Motorları maviliklere süreceğiz
    Güzel günler göreceğiz, güneşli günler"
    Ah be, Edip abim, inanabilsem keşke...
  • Bir zamanlar uğruna gözlerimizi kaybettiğimiz Cine 5, şimdi bedava izleyici bulsa öpüp başına koyacak. Küfür gibi şerefsizim.
  • Fazıl Say'a değinmeyeceğim de, Orhan baba bi' karar verse artık... "Batsın Bu Dünya" mı, "Yaşamak Ne Güzel" mi? Ağlayacağım ama bak...
  • 12 Eylül'de, 12 Eylül 1980'in acılarından ekmek çıkarmaya çalışanlara gereken cevabı verebilecek miyiz?
  • Artık siz soruyorsunuz, ben cevaplıyorum: http://www.formspring.me/ultranil07
  • O değil de, dünya gözüyle göremeyeceğiz herhalde Fenerbahçe'yi yendiğimizi...
  • Olsun! 2-2 mi olmuş sanki!

Creativity (32)

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:15

0