oyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

From Ashes

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:40

0



God of War: Ascension... 12 Mart'ta...

Tanrı bizi Kratos'un gazabından korusun!

The Walking Dead: The Game

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:15

0

Sevdiği dizileri bile hafta hafta beklemeye dayanamadığı için aylarca bölümlerini biriktiren ve sonra hepsini arka arkaya izlemeyi tercih eden bir bünyem var. Aynı şeyi bu oyun için de yaptım mesela. PSN'de 5 oyunun tamamını 39 TL'ye satın aldım ve geçtiğimiz günlerde son noktayı koydum. Öncelikle belirtmeliyim ki Point-and-Click türü oyunlara çocukluğumdan beri aşinayım. Öyle ki yıllar yılı Escape from Monkey Island, Broken Sword, Sanitarium, Dracula Resurrection, Heavy Rain ve daha birçok efsane oyunun bendeki yeri ayrıdır. Şimdi rahatlıkla söyleyebiliyorum ki The Walking Dead: The Game'i de artık saydığım oyunlardan ayrı tutmayacağım.

Bir kere çok iyi bir senaryo var elimizde. Hatta biraz ileri gidip senaryonun diziden de çizgi romandan da - ki her ikisini de takip ediyorum - bir adım ötede olduğunu iddia edebilirim. Bunun dışında karakterleri sahiplenme olayı bu oyunu taşıyan etkenlerden belki de en önemlisi. Oyun ilerledikçe bunu daha fazla hissediyorsunuz ve kendinizi ana karakter Lee'nin yerine koyuyorsunuz. Vereceğiniz cevapları, alacağınız kararları bilfiil kendiniz olarak veriyorsunuz. Yani basbayağı empati yapıyorsunuz.
Peki oyun geriyor mu? Bu konuda şunu söyleyebilirim: Zombileri indirmemiz gereken anlar, sorulan sorulara cevap vermemiz gereken o dar zamanlar kadar germedi beni. Her ne kadar bazı sahneler siz ne yanıt verirseniz verin olacağına varsa da bazı sahnelerde vereceğiniz cevaplar kafanıza kurşunu yemenize sebebiyet verebiliyor. Kaldı ki tüm bir oyun boyunca hem oynayıp hem de yanımda oturan kardeşime diyalogları çevirmek zorunda kaldığım için bazı yerlerde aceleyle yanlış cevaplar vermek ya da yalanlar söylemek zorunda kaldım. Bu da ayrı bir keyif katmadı değil tabii.

Yanlış hatırlamıyorsam Heavy Rain'de farklı kombinasyonlar denenerek toplam 17 farklı son izlenebiliyordu. Heavy Rain gibi büyük bütçeler harcanarak yaratılmış bir yapımla kıyaslamak bu oyuna haksızlık olur ama keşke bir iki tane de olsa farklı finale ulaşma imkânımız olsaydı. Bu haliyle çok trajik oldu. Nihayetinde ağlamadım belki ama boğazımda bir yumru hissettim.
The Walking Dead: The Game çizgi romanın vermek istediğini çok iyi veren bir oyun. Takip edenler bilir, Kirkman'ın yapıtı pek çok zombi hikâyesinden ayrı bir çizgide yürür. Bu evrende ölüden çok yaşayandan korkmak gereklidir ki zaten bunu serinin adında da çok açık bir şekilde görürüz. Çizgi romanın ana karakteri Rick Grimes bir zaman sonra Yürüyen Ölüler'in zombiler değil, yaşayanlar olduğunu dile getirir. Post-apokaliptik bir zamanda insanları bekleyen tek bir net düşmanın olması beklenemez nihayetinde. Ana bir tema ve o tema üzerinden şekillenen ayrıntılar belirler her hikâyenin akışını.

Bitirmeden önce değinmem gereken bir ayrıntı daha var ki o da oyunun sonunda çalan parçayla ilgili. Oyun boyunca da atmosfere uygun çok iyi müzikler bize eşlik etti ama bu finaldeki parça hüznü ikiye katladı. Daha önce Metal Gear Solid'in sonunda çalan The Best is yet to Come, Metal Gear Solid 3: Snake Eater'ın sonunda çalan Starsailor imzalı Way to Fall ve Red Dead Redemption'da çalan Compass ile Deadman's Gun aynı etkiyi bırakmıştı bünyemde.

Video Games Awards tarafından 2012'de Yılın Oyunu seçilmiş bir yapım ama, hakkını vermek gerek, bir oyundan çok daha fazlasına sahip. Abartıp; "Bu bir sanat eseri" diyor ve kaçıyorum.

Batman: Arkham City

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:40

0

Batman: Arkham Asylum'u yeni bitirmiş biri olarak 2011 sonbaharına kadar nasıl bekleyeceğim, onun muhasebesini yapıyorum şu an.

Metal Gear Solid 4: Guns of the Patriots

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:30

0



Metal Gear Solid'i son bıraktığımda ekranda yazılar akıyordu. Bir de parça vardı fonda insanın boğazına bir şeyler düğümleyen (bkz. Way to Fall). Aradan kaç zaman geçmiş bilemiyorum. Herkes bir şeyler söylüyor ya bu Hideo Kojima mucizesi hakkında, "Bir oyundan fazlası" görüşünde hemfikirler ya hani, o gün gözlerimden birkaç damla yaş süzülürken nedenini anlamıştım bunun. Adı konulamaz bir duygu seli yaşatıyordu bu interaktif film. Snake Eater'in üstüne koyulamayacağını düşünüyordum o zamanlar. Şimdi, Guns of the Patriots'dan sonra bakıyorum da bu muhteşem seri PlayStation için değil, PlayStation Metal Gear Solid efsanesi için üretilmiş...
Metal Gear Solid 4: Guns of the Patriots hiç kuşku yok ki üçüncü oyunun boğazda bıraktığı yumruyu her açıdan daha da sağlamlaştırıp, ekran karşısındaki oyuncunun sıdkını sıyırıp, soluksuz bırakabiliyor. Oyunun henüz başındaki Orta Doğu bölümü ve Act 2'deki Güney Amerika macerası eski maceraların havasını yakalasa da nirvanaya Act 3 ile birlikte tırmanmaya başlıyorsunuz. Özellikle Avrupa'da geçen ve sizi Big Mama'ya ulaştıracak olan o takip sahnesini hangi filmde görseniz bu denli etkilenirsiniz ki? Sonrası malum, ışıltıların buram buram kasvet dağıttığı tipik Avrupa sokaklarındaki kovalamaca ve en nihayetinde müthiş bir ortamda Liquid'den yenilen yığınla şamar... Snake'nin "Ocelot" haykırışı...
Act 4 ile birlikte Hideo Kojima'nın benzersiz sürprizine maruz kalıyoruz. Hoş da oluyor... Her şeyin başladığı yerde, Shadow Moses adasındayız... Değişen hiçbir şey yok. Sadece geride bırakılan anılar Snake'yi eski gücünden mahrum bırakmış, biz yine de anılarımıza tutunuyoruz. Asansör olduğu yerde, helikopter pisti bıraktığımız gibi... Sigara dumanını tüttüren o kar maskeli asker yok belki ama ondan saklanırken el izlerimizi bıraktığımız duvar da orada işte. Nostalji dediğimiz şey hiç bu denli güzel olmamıştı o ana dek. Tam "Yeter artık Kojima" dediğimiz anda çalmaya başlayan "The Best Is Yet to Come" ile aptala dönüyoruz ekranın karşısında. O an hiç bitmese istiyoruz... Her şeyi başladığı yerde bitirmek için gelmiştik ne de olsa. Durmak yakışmazdı Snake'ye.
Shadow Moses'e bir kez daha veda edişimiz eskisinden de buruk oluyor. Liquid'i ve Guns of the Patriots'u durdurabilmek için Outer Haven'de buluyoruz kendimizi. Herkes birbirinin gözünün içine bakıyor, tutunulacak tek bir dal kalmış; umut. Snake oyun boyunca sürekli kötüyü giden sağlığına karşın son bir hamle yapıyor. Geldiğimiz nokta itibariyle biliyoruz ki acı çekerken yalnız kalmak zorundayız (bkz. I need to be alone while I suffer). Screaming Mantis ile yaşanan büyük kapışmanın ardından işte o uzun koridordayız. Snake ayakta zor duruyor, beli ve ciğerleri ona ihanet edecek neredeyse. Bu durumda yapılacak en doğru seçim i-pod'dan "The best is yet to come"yi o uzun koridor boyunca size eşlik etmesi için seçmek. Zihniyle bir kez daha hesaplaşıyor Snake yolun sonuna kadar. Koridorun sonuna yaklaştıkça artan gerilimi anlatabilmek mümkün değil. Kendinizi kaybedip "Dayan be aslanım, dayan be Snake!" diye haykırabilirsiniz farkında olmadan. Her şeyin sonunda, Liquid ile hesaplaşabilmek için müthiş bir yerdeyiz. Snake Eater'in sonunda The Boss'u ile çiçekler arasında yapılan büyük kapışmayı bile unutturabilecek cinsten. Bu sahne ile tartışmasız oyun tarihinin en muhteşem, en duygusal ve en unutulmaz finaline imza atıyor Guns of the Patriots.
En nihayetinde isimsiz bir kahramandır Snake. Oyunun bitimiyle birlikte izlemeye başladığımız videolarda da bunu rahatlıkla kavrayabiliriz. Herkes bir şekilde biraradayken, Snake uzaklardadır. Snake Eater'da da benzer bir tema çok güzel yansıtılmıştı. The Boss ile Snake'nin hikayesinden bahsediyorum. Birileri uğruna, savaştığı şeyler için bir şeylerden feragat etmek zorundadır ve bu çoğu zaman can olur. Siz kahraman olarak addedilirken, sizinle aynı doğrultuda ilerlerleyen dostlarınız durum gereği vatan haini ilan edilebilmektedir. Savaşta sonuç vardır, mantık yoktur.

"Son, you've got a way to fall
They'll tell you where to go
but, they won't know"