Pazartesi Notları #118

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:30

3

  • 348 günlük bir aranın ardından kim, neden, nasıl dürttüyse yeniden pazartesinden pazartesiye mırıldanmaya karar verdim. Kim bilir, belki de hiçbir zaman bırakmamıştım.
  • George R.R. Martin imzalı Buz ve Ateşin Şarkısı serisini okuyorum bir süredir. Daha popüler adıyla Taht Oyunları olarak bilinen eser hani... Pek çok dizi/film-kitap uyarlaması gördüm ama esere bu denli sadık kalındığına ilk kez tanıklık ediyorum. Bununla birlikte okurken yazarın hayal gücüne ve yarattığı evrene hayran olmamak elde değil. Müthiş bir hikâye olmasının yanında anlatım dilinin biraz daha yetkin olmasını dilerdim.
  • Bu arada kitapları Türkçe'ye Sibel Alaş çeviriyor. Hani 90'lı yıllar Türk pop müziğinin emekçilerinden Sibel Alaş...
  • 90'lı yıllar Türk pop müziğinden bahsetmişken... Çokça zamandır alayla bahsedilen o dönem pop müziğini özlemediğimi söylesem yalan söylemiş olurum. Ayrı bir havası, ayrı bir tadı vardı. Yok muydu? Bugün bir Hakan Peker yok. Kenan Doğulu'dan yığınla var belki ama bir Bora Öztoprak hiç yok.
  • Göksel Baktagir... İtinayla dinleyiniz.
  • Siz siz olun son dönem popüler bir Türk filminin gazına gelip sevdiceğinize "Evimsin" gibi bir hitapta bulunmayın. Hiç hoş duruyor mu Allaseniz?
  • The Hobbit: An Unexpected Journey'nin vizyona girmesine artık bir aydan çok daha az bir süre kaldı. Yüzüklerin Efendisi'ni üçleme haline getirme riskine kılı kırk yararak giren New Line Cinema filmlerin gişedeki başarısından güç almış olacak ki hepi topu 350 sayfalık bir kitaptan üçleme çıkarmayı başardı. Her ne kadar Peter Jackson'ın işin altından başarıyla kalkacağına inanıyor olsam da sırf parasal kaygılardan dolayı böyle bir şeye soyunması pek hoşuma gitmedi açıkçası. Ha bir de, n'olur bu filme giderken Yüzüklerin Efendisi gibi bir başyapıt göreceğiniz umuduyla gitmeyin. Tamam, konusu itibariyle Yüzüklerin Efendisi'ne hazırlık gibi görülebilir ama her şeyden önce Tolkien'in çocukları için yazdığı bir masal bu.
  • Geçmişle yaşamaya bayılan bir toplumuz. Fi tarihindeki o güzel şairlerimizden neden artık yok mesela.
  • Her haftayı bir şairle, ilk haftayı da Turgut Uyar'la bitirelim öyleyse:
    "...
    Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
    pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
    yan gelmişim diz boyu sulara
    hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
    hiçbirinizle döğüşemem
    Siz ne derseniz deyiniz
    benim bir gizli bildiğim var
    Sizin alınız al inandım
    morunuz mor inandım
    ben tam kendime göre
    ben tam dunyaya göre
    ama sizin adınız ne?
    Benim dengemi bozmayınız."

Alıntı #2

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:51

0

"Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı."

Kürk Mantolu Madonna

Вальс

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:13

0

Evgeny Grinko... Not edin bu ismi. Yıllar sonra "Ben popüler olmadan önce de tanıyordum" diyebilmeniz için önemli. Başınızın göğe ereceğinin garantisini vermiyorum.

Alıntı #1

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:20

0

Tutunamayanlar (S: 577)

Dünyanın En Gereksiz Adamı

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:58

0


Benim bu adam! Dünyaya bir Messi, bir Tolstoy, bir Freddie Mercury, bir Neil Armstrong hüviyetinde gelmemiş olmam benim suçum değil belki ama bazı şeyleri değiştirmek için en ufak bir çaba sarf etmiyor oluşumun yegâne sorumlusu benim. Eğitimini tamamlamış, askerliğini 'ölmeden' noktalamış bir yurdum erkeği için sırada ne varsa o bende yok. Yani, şimdilik... İlerisini bilemiyorum. Peki bende olan ne? Emektar bir PS3'üm var mesela; sonra kitaplarım, dizilerim... Para kazandırmıyorlar ama az buçuk beni mutlu etmeye yetiyorlar. Para kazandıran yerleri de denedim elbet. Mutluluk, huzur ve sağlık dışında her şeyi veriyorlar; tabii geride bir şey kaldıysa... İşte tam da bu yüzden birlikteliklerimiz 6 aydan fazla sürmüyor. Televizyonda bas bas bağırıyor ya adamın teki: "Bu değil, bu hiç değil; ben farklı bir şey istiyorum" diye, kızmayın ona, haklı çünkü; kendimden biliyorum. Beni hem mutlu edecek hem de para kazandıracak o farklı şeyi bulsam belki de gereksizliğimi başka birine devredebilirim ama öyle görünüyor ki uzun bir süre daha unvanımı kaptırmaya niyetim yok. Hele hele etrafımda "Sen de bir haltı beğenmiyorsun" diyen robotlardan yığınla varken zor. Bugün ömrümün 26 senesini geride bıraktığım gün ve şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum ki 26 senede 26 adım yok katedemedim. Dolayısıyla yanımdaki spot ışığın ve bir kadeh şarabın bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi dünyanın en gereksiz adamı ilân ediyorum. Sağlıcakla...

Bugün Bayram

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:09

0

Eee? Kime bayram peki? Öyle ya, onun da cevabını versin birisi.

Ömrümün geri kalan bölümünde istisnasız yanında olduğum her an huzurlu ve mutlu hissettiğim o tek insan olmadan geçirdiğim ilk bayram bu. Bununla birlikte belirtmem gerekiyor ki; hiçbir zaman doğumumla bana hediye edilen akrabalara güzel görünmek gayesiyle ciciler giyinerek, samimiyet yoksunu el öpüşlerle geçirmedim ben bayramlarımı. Bayram dediğin ne ki zaten? Kapı kapı dolaşıp, cebine sıkıştırdığı şekerle mutlu olan veletlerin yüzünde görürsün bayramı; normalde bir telefon açmaya dahi tenezzül etmeyeceğin o adamın ve yanındaki kadının ellerinden, peşlerindeki ufaklığın da gözlerinden öperken değil.

Mart ayına değin bir mezar başında ağlamamış, dua etmemiş, ölümün ağırlığının neye benzediğine dair zerre fikri olmayan biriyken, dün kendimi "çiçek dikme + mezar sulama + dua etme = 10 dakika" adlı aktivite için 190 kilometre harcarken buldum. Yaşasaydı bu bayram elini öpüp, samimiyet göstereceğim; muhtemelen de sıkı sıkı sarılacağım tek insana karşı ruhumu rahatlatabilmek için...

Eh! Öyleyken böyle olur, söz söylenir göz dolar, martlar ağustos olur...

"Eh abiciğim, yaşı da varmış epey!"

Daha 85 yaşındaydı... Bir insanın en az 1000 yıl yaşaması gerektiği için de haliyle çok erkendi.

Hepsi gibi...

Dümbelekliğin lüzumu yok!

Samimiyetsizliğiniz mübarek olsun...

Neye Yarar Hatıralar?

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 22:40

0

İnsan belli bir yaşa geldiyse ve henüz çok sevdiği birini ebediyete uğurlamamışsa zamanının büyük bir bölümünü olası kayıplarını düşünerek geçiriyor. İş yok, tuttuğu takım yenilmiş, sevgilisi terk etmiş, girdiği sınavdan kalmış... Gece olup da başını yastığa koyduğun o an hepsi sıradan şeyler oluveriyor bir anda. Ölümü düşünüyor insan, günü geldiğinde sahip olabileceği tek şeyi. Kendi ölümünü değil ama çokça sevdiklerinin. "Kaybedersem ne olur" dediklerinin...

Sonra gün geliyor, o zamana kadar hep filmlerde olur sandığın şeyin tam ortasında buluveriyorsun kendini. Bir hastane koridorunda yere çökmüş beklerken az sonra karşı odanın kapısında görünüverecek doktorun gözlerinde umudu arıyorsun. Vermiyor ama sana... "Biz elimizden geleni yaptık" demekle yetiniyor. Koridorun öteki tarafında senden pek de farkı olmayan babanın hıçkırıkları çalınıyor kulağa...

"Son"dan 10 gün önce böbreklerinin %18'inin çalışır durumda olduğu gerekçesiyle hastaneye kaldırılıyor çakı gibi kadın. Yoğun bakım ünitesine alınıyor ve günde yanına sadece bir ziyaretçi kabul edildiği için göremiyorum uzun süre. Umutlu haberlerini alıyorum ama... Güçlü kadındı benim babaannem. Kaç defa çomak sokmuşluğu vardı feleğin tekerine, bunu da atlatırdı elbet... İlkokula giderken rahatsızdı, annemin beni banyo yaptırırken "Babaannen bu ameliyattan sağ çıkamayabilir, metanetli olmalısın" diyerek teselli etmeye çalıştığı günler dün gibi. Hiçbir şey olmadı babaanneme. Dedim ya güçlü kadındı. Ortaokula geçtiğimde kalbi rahat bırakmadı bu kez. Önce anjiyo, ardından by-pass oldu. Doktorların yediğine içtiğine dikkat et uyarılarını "atın ölümü arpadan olsun" diyerek geçiştirdi. Keyfine düşkündü babaannem. O yüzdendir ki hayatını doktorlar değil, kendisi yönlendirdi. Üniversitedeyken de askerdeyken de sağlık sorunları hep oldu ama o hayatı istediği gibi yaşamaktan bir gün olsun vazgeçmedi.

20 Mart'ta yoğun bakımdan çıkardılar babaannemi. Kardeşimle birlikte soluğu yanında aldık. Hastane şartlarından şikayet ediyordu. "Şuradan bir çıkayım, yazın köye gidip köfte yapıp yiyelim" dedi. Uzun zamandır görüşmedikleri annemin akşam ziyaretine geleceğini söyledim, gözleri doldu. "Sen de gel" dedi. Akşam kursumun olduğunu ama ertesi gün yeniden yanına geleceğimi söyledim. Gidemedim... Sanki yoğun bakımdan herkesle son bir kez helalleşebilmek için çıkmış gibi gece yarısı yeniden yoğun bakıma alındı. Sonradan öğrendim ki o akşam hastane odasında ikisi de karşılıklı ağlaşmışlar: Annem ve babaannem.

Yoğun bakımda iken aynı odada kaldığı iki kişinin ölümüne tanıklık edip, bunu o gece anneme; "Herkes böyle ölüyorsa ölmek çok zor" diyen kadını bundan tam bir ay önce, 23 Mart'ta kaybettik. Her ay en az bir kez 3-4 günlüğüne gittiğim yaşadıkları ilçeye gitmek bu kez çok zor oldu. Çocukluğumun ziyafetlerle, aile eğlenceleriyle geçtiği o kocaman eve bu kez başka bir gerekçeyle girmekten daha fazla can sıkan şey ise o koca evde dedeyi tek başına bulmaktı. Evin içinde nereye bakarsam bakayım gördüğüm tek şey babaannemin her bir köşeye bıraktığı emeğiydi.

Zamanında okuduğum bir yazıda yakınını kaybeden bir insanın geçeceği dört aşamadan bahsediliyordu. Buna göre kaybedenin ardından ilk hissedilen inkardı. "Ölmedi ki" demekte ararmış insan çareyi. Sonra bunu isyan evresi takip edermiş. "Hepimizin gideceği yer orası" klişesine "Neden" sorusuyla karşılık verilirmiş. İsyanın yerini matem alırmış bu kez... Baktığın her yerde onun yokluğunu görür, kadehini göğe kaldırıp seni bir yerlerden izlediğine inandığın o güzel insana selam çakarmışsın... En nihayetinde sonsuz özleme ulaşırmış insan. O kişi yanından hiç ayrılmaz, nihai sonuna dek bir yanında hep saklı kalırmış. Sanırım şu an benim de içinde olduğum evredir burası... Dolabı her açışta artık içini dolduracak bir beden bulamayan elbiseler ile göz göze gelince çöken tarifi mümkün olmayan bir özlem... Kaç sene daha yaşarım bilemiyorum ama nefes alıp vermeye devam ettiğim müddetçe güzel babaannemi tekrar göremeyecek olmak hissi beni yiyip bitiriyor. Şarkı da güzel söylüyor ama:

"Gittin şimdi sen, yoksun yanımda
bir şey istemem, neye yarar hatıralar?"

Dear Heart...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:45

0

...there are other girls in the world, you know.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 80

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:30

0

Bağlantı"Gentlemen, you can't fight in here! This is the War Room."
(Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb -
Peter Sellers)

Dinlenmesi Gerekenler (59) - I Could Be Nothing

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:30

0

Great Lake Swimmers - I Could Be Nothing by ultranil1905

It goes on forever along the shoreline
It never will end on the shores of my mind
I travel along ‘til the sleep takes me in
where have I ended, where do I begin?

Sand blankets are littered with stones whipped across
Dead things in the water, forgotten or lost
The branches have surfaced and now they are lean
The trees have washed up here
stripped bare, and washed clean

The waves kiss and gently caress on the shore
Kissing and winking, and calling for more
The waves like wagging tongues do adore
and whisper there softly to the sand on the shore

You would be nothing without me
I could be nothing
said the waves to the sand
I could be nothing without you

Each ones shifts and weakens a little
neither aware just how much they are brittle
Each one shifts and weakens a bit
allowing the other to live and exist

Water and patience, pressure and time
cuts through the faces of rocks we have climbed
The army of kisses, the lake never tires
the kisses that can put out all of my fires

You could be nothing without me
I could be nothing
said the waves to the sand
I could be nothing without you
without you, I would be nothing
without me, you could be nothing
said the waves to the sand
I could be nothing without you

GREAT LAKE SWIMMERS

23 Nisan'da Bu Blog Yağız'ın!

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:00

0

YAĞIZ (6), UNICEF yararına Roche tarafından düzenlenen ‘Geleceğin Yıldızı Sensin! Ne Olmak İstersin?' resim yarışmasına katıldığı resmini paylaşıyor.

"Büyüyünce ne olmak istersin?" Şüphe yok, hayatımın en korkunç sorusuydu. Sanırım bana tek katkısı 'stres' sözcüğünün anlamını idrak etmemi sağlamış olmasıdır. Bilhassa akşam gezmelerinde üzerime yönelen her bakışın sonunda mutlaka bu soru gelirdi? Ne olabilirdim yahu! Çocukluk kahramanlarım vardı mesela, Power Rangers... Çok çalışırsam, yüreğimde umudu ve sevgiyi beslersem büyüdüğümde aralarına kabul ederler miydi beni? İş verirler miydi? Bukalemun Ranger olurdum hem, sürekli renk değiştirirdim. Çok afili olurdum, çok!

Bu blog bugün Yağız'ın... Resim de ona ait. Sanatçı olmak istiyor Yağız. Ne de güzel resmetmiş hayâlini... Bir hayâlim olsaydı peşinden koşabilirdim ben de, ya da Power Rangers gerçek olsaydı...

Bir gün perde kalkacak ve Yağız sahnede öyle bir performans ortaya koyacak ki izleyiciler onu ayakta alkışlayacak. Ben de orada olacağım, sana söz Yağız!

Başta Yağız olmak üzere tüm çocukların 23 Nisan'ı kutlu olsun!

Mutlu olun çocuklar...

90'lı Yıllar #16

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:30

0

Platonik bir aşkın esiriyseniz, bu topraklardan çıkıp da hem kulağınıza hem de ruhunuza hitap edebilecek iki şarkı bilirim. Bunlardan ilki Hüseyin Turan'dan dinlediğimiz Söyleyemedim, bir diğeri ise az sonra dinleyeceğiniz Ajlan&Mine ikilisinden Mine'nin seslendirdiği Günahımsın'dır. Hayır, kendimden biliyorum. İnsan yaşanmışlıklarına şarkıları eklemezse, ruhunu nasıl huzura erdirebilir?
2008 miydi? Sanırım öyle. İkinci perdesi de var hatta... O da bir sene sonra oynandı. Mine Çağlıyan'ın her "Neden, neden bu imkansız aşka düştüm bilmiyorum" haykırışı "Sen asla benim olmayacak kadar uzaktasın, sen en büyük günahımsın" ile tamamlanırdı... Bense sorgulardım; "Bir insanın başka bir insanla beraber olması neden günah olsun ki?" Aslolan bu uğurda elinden gelebilecek çok fazla şey varken, hiçbir şeyle yetinmenin günah olmasıydı. Son kararımdı bu...
Günahımsın, kanımca, 1990'lı yıllarda çıkıp da kopan her takvim yaprağı ile birlikte biraz daha kaybolan birkaç başarılı şarkıdan biriydi. Bunca sene boyunca çok az kişinin bilinmesi, şarkının o az sayıdaki kişi tarafından sahiplenilmesine yol açmadıysa, ben de ne olayım. Yukarıda belirttiğim zaman aralığında öylesine sahiplendiğimi hatırlıyorum ki başka birinin şarkıyı hatırlamaması, keşfetmemesi; dolayısıyla popüler hâle getirmemesi için çok şey verebilirdim. Sular durulup, yolunu bulduğundan beri, bu şarkıyı unutturmamayı kendime görev ediniyorum sanırım. Ben yeteri kadar eskittim nihayetinde...
Şarkının öyle bir büyüsü var ki, bunu ancak kötü bir klip bozabilirdi. Doğru düzgün klip bulmayı bırakın, doğru düzgün şarkının dahi çıkmadığı, iyilerin değil kötülerin konuşulduğu 90'lı yıllarda böylesine başarılı bir şarkının kötü klibini sanırım görmezden gelebiliriz. Yine de öyle bir klip ki, "Mine, Arabistan'a tatile giderken, sanırım klibi yolda aradan çıkarmış" diye düşünmeden edemiyorum. Yahu, klipte şarkıyı anlatan bir tane bile tema yok! "Yasak bu sevda bana" diye seslenirken Arap çöllerinde kum kayağı yapmayı, "Sen asla benim olmayacak kadar uzaktasın" diye sızlanırken çölün göbeğine kurulmuş bir çadırda başbaşa kebap yemeyi bana nasıl anlatabilirsiniz ki! 2009'a kadar bekleyip, o dönemki beni kayda alsaydınız inanın yılının klibini çekerdiniz.
Neyse efendim, klipteki tek güzel şey Barış Manço. Şarkının hakkını yedirmem ama!

Mary and Max

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 18:00

1

Hatırlıyorum... Yılbaşı öncesi aldığım kar temalı kartpostalların arka tarafına kalemim elverdiğince bir şeyler yazar sonra onu anneannem ve dedeme postalardım. Her sene tekrar ederdim bunu. İlkokuldaydım henüz ve internet denen şey girmemişti hayatımıza. Postacıların kredi kartı dökümanları ve icra tebligatlarından çok mektup taşıdığı yıllardı... Sonrasında da değişen pek bir şey yok aslında. Ara ara değreşen romantizmi bir kenara bırakırsak dilimizde pul tadı kalmadan, postaya para ödemek zorunda kalmadan kendi işimizi kendimiz görebiliyoruz artık. Hem öyle bir mektubun adrese ulaşmasını günlerce beklemek zorunda da değiliz. Sesini duymadığım, yüzünü görmediğim pek çok e-posta arkadaşım var(dı) benim. İnsanlar en yakınlarına anlatamadığı pek çok şeyi başka bir yerde nefes aldığını bildiği o insana rahatlıkla anlatabiliyor. Her şey tek bir "enter" tuşuna bakar...
İnsan neden mektup arkadaşı arar? Pek çok sebebi vardır muhakkak. İçimizde kopan fırtınaları tanıdık yüzlere anlatamıyor oluşumuz nedenlerden biri olabilir mi? Peki ya yalnızlık? Kesinlikle. Sosyalleşme konusunda sıkıntı yaşayan, toplum içerisinde kendini rahat hissedememe kaygısı güden, bununla birlikte yazılı olarak kendini güvenli evinde hisseden kimselerde bunun izlerini bulmak mümkün. "Ne insanlar tanıdım Twitter arkadaşları gerçek arkadaşlarından daha fazla" gibi bir muhabbete girmeden olayı bağlayacağım. Bir sosyolog değilim, psikiyatrist hiç değilim. Ancak insanın kendini yalnız hissettiği anlarda deniz kenarına gidip gözlerini daldırdığı ufuk çizgisinde bir şeylerin izini sürdüğünü ya da yağmurun ıslattığı caddelerde hiç kimse olmayan kalabalığın arasında kaldırımlarını dövdüğünü iyi bilirim. Sizin de bildiğinize ve bunun okulunu okumadığınıza eminim.
"Yağmur yağdığında koyunlar çeker mi? Peki göbek deliğimizde biriken pamukların rengi neden hep mavidir?" 8 yaşındaki Mary bunları düşünür çokça zaman. Sahip olduğu horozundan başka bir arkadaşı olmadığı için düşünmek için fazlasıyla zamanı vardır. İlgisiz ebeveynlerinin kendi hallerinde dertleri vardır. Mary kıvamı arttırılmış sütü çok sever. Bir de çikolatayı... Alnının orta yerinde konuşlanmış doğumdan kalma o çirkin izi aynaya her baktığında görmek zorundadır. Hayatında bir şeyleri değiştirmelidir. Afres defterinden rastgele bir isim seçer ve yazdığı mektup Avustralya'dan New York'a kadar uzanır.
Max Horovitz... Göbeğiyle tezat oluşturabilecek bir hayatı vardır. 44 yaşındadır. Toplumda herhangi bir yer edinememiş, aşkın tadına bakmamış, toplumun yazısız kurallarına karşı gelen, evcil hayvanları ve psikoloğu dışında arkadaşı olmayan, her şeye takıntılı, Asperger Sendromundan muzdarip bir adam... Hayatındaki renksizlik filme yansımıştır. Zira Max'in sahnelerinin tamamı siyah-beyazdır ve sahnelerdeki tek renk Mary'den gelen hediyelere aittir. Benzer olarak Max'in Mary'e gönderdiği hediyeler de Mary'nin yanındayken renklerini kazanır.
"Max hoped Mary would write again. He'd always wanted a friend. A friend that wasn't invisible, a pet or rubber figurine."
2009'da tamamlanan Mary and Max, Avustralyalı genç yönetmen Adam Elliot'un ilk uzun metraj stop-motion filmi. Daha önce 2003 yılında çektiği Harvie Krumpet ile en iyi kısa animasyon Oscar'ını kucakladığında haliyle sonraki projeleri için çıtayı da yükseltmiş oldu. İki film arasındaki altı sene Mary and Max'in yapımına harcandı ve beklenen film geç de olsa gelmiş oldu. Öyle ki sadece çekimler için ayrılan süre 15 ayı bulur.
Mary and Max bir animasyon, fakat bu haliyle bile türün diğer filmlerinden ziyadesiyle ayrılmayı başarıyor. Her şeyden önce yanınıza küçük yeğeninizi alıp da izleyebileceğiniz türden bir animasyon değil. Filmde çok fazla psikolojik unsur var. Satır aralarına sıkıştırılan ince espriler de İngiliz kara mizahı kokmuyor değil. Birbirine uzak iki insanın aynı gökyüzünde birbirlerini bulmaları yüzlere tebessüm yerleştirmeye yetiyor nihayetinde.
"You are my best friend. You are my only friend."

Dinlenmesi Gerekenler (58) - Green Grass

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:35

0

Agathe & Fine - Green Grass by firarland

Lay your head where
my heart used to be
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me

Come closer don't be shy
Stand beneath a rainy sky
The moon is over the rise
Think of me as the train goes by
Clear the thistles and brambles
Whistle didn't he ramble
Now there's a bubble of me
and it's floating in thee
Stand in the shade of me
Things are now made of me
The weather vane will say
it smells like rain today
God took the stars and he
tossed 'em can't tell
The birds from the blossoms
You'll never be free of me
He'll make a tree from me
Don't say goodbye to me
Describe the sky to me
and if the sky falls mark
my words - we'll catch mucking birds

Lay your head where
my heart used to be
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me

(Agathe & Fine)

Dinlenmesi Gerekenler (57) - Kaçacağım

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:25

2

Zardanadam - Kacacagim by ultranil1905

Ne sevda sığar içime,
ne sevinç, ne hüzün.
Bir başka olurum,
yağmur yağınca.

Kaçacağım bir gün buralardan,
gözlerimi kapatıp, gökkuşağı düşleyerek…
Al beni rüzgar götür uzaklara, götür sonsuza…

Ne umut kaldı içimde,
ne gözümde gözyaşı.
Nasıl aşsam,
yüreğimdeki uçurumları.

ZARDANADAM

Ömer Hayyam'dan (11)

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:15

0

  • Daha nice sürsün yalan dolanı ömrün;
    Daha nice dert sunsun sâkisi ömrün;
    Uzatma; kadehindeki son yudum gibi
    Bırak dökülsün yere kalanı ömrün.
  • Her gün şarap cümbüşüne dalanların da
    Her gece mihrap önünde kalanların da
    Islanmayanı yok, yağmur altında hepsi:
    Bir uyanık var, ötekiler hep uykuda.
  • Ben şarabı eskimiş acı acı içerim;
    En çok da ramazanda cumaları içerim;
    Helâl üzümümü ezdim doldurdum küpe:
    Ne olur, içinceyedek ekşitme Tanrım.
  • Şarap iç, azlık çokluk silinsin kafandan
    Kurtul yetmiş iki milletin kaygusundan
    Perhize kalkma sakın dokunur diye şarap
    Şarap ki bir dirhemi bin bir derde derman.
  • Can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
    Ecel çiğnedi hepsini birer birer
    Yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
    Bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler.
  • Yokluk suyuyla ekilmiş tohumum benim
    Gam ateşiyle tutuşmuş yanar yüreğim
    Alındığım toprağa verilmeden önce
    Dünyanın serseri yelleri önündeyim.
  • Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
    Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
    Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
    Kopup dallarından toprak olmadalar her gün.
  • Mezarda yatanların toz toprak her biri
    Zerre zerre dağılıp gitmiş bedenleri
    Ne şarap ki bir içen sızmış mahşere dek
    İşten güçten habersizler yıllardan beri.
  • Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
    Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
    Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
    Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işde.
  • Bu dünya sırrını söylemez kimseye;
    Bin Mahmud'u, bin Ayaz'ı serdi yere;
    Şarap iç, dünyaya gelinmez iki kez:
    Bir kez giden bir daha gelmez geriye.
  • Bilmem, Tanrım, beni yaratırken neydi niyetin,
    Bana cenneti mi, cehennemi mi nasip ettin;
    Bir kadeh, bir güzel, bir çalgı bir de yeşil çimen
    Bunlar benim olsun, veresiye cennet de senin.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 79

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:00

2


- Böyle zar atmayı nereden öğrendin?
+ Küçükken babam kardeşimle bana hep zar attırır ve kazanan kaybedene tokat atardı.
- Dayak yememek için zar atmayı öğrendin yani...
+ Hayır, kardeşime vurmamak için!

(Kırık Zar)

Batman: Arkham City

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:40

0

Batman: Arkham Asylum'u yeni bitirmiş biri olarak 2011 sonbaharına kadar nasıl bekleyeceğim, onun muhasebesini yapıyorum şu an.

Bilimkurgu: Hayal Gibi, Değil Gibi...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:00

0

Bulunduğu zamanın ötesinde bir varlık olan insanoğlunun yaradılışından bu yana hayatın satır aralarında kendine yer bulur bilimkurgu. Özellikle elde edilmesi içinde bulunulan şartlara göre mümkün görünmeyen olayları düş gücünün de yardımıyla canlandırma gayesi güden sinemanın bu dalı, yedinci sanatın geldiği noktayı rahatlıkla kavrayabilmemiz bakımından bir hayli mühimdir. Sırada, sayfalar arasında doğan ve objektiften beyazperdeye yansıyan kurgubilimin ütopik ve kimi zaman distopik dünyasına göz atmak var…
GELECEĞE DÖNÜŞ

21 Ekim 2015 tarihinde dünya sıra dışı bir konuğu ağırlayacak. Hayır, kâinatın herhangi bir yerindeki herhangi bir gezegenden gelen bir konuk olmayacak. 1989 yılında bunun haberi verilmişti aslında, sadece belleğimizi biraz zorlamamız gerekiyor. Vazgeçtim! Ne de olsa bir zihin oyunu oynamıyoruz burada. Sadede gelelim… O gün geldiğinde başınızı umutla gökyüzüne kaldırın ve Marty McFly isimli gencin DeLorean adlı aracıyla bir uçak misali süzülmesini bekleyin. Marty kim mi? Bir zaman yolcusu… 1989 yılında gaza basıp, zamanda 26 yıl atlayıp, 2015 senesinde fren pedalına basacak olan ve tüm bunları sadece saniyeler içinde yapacak olan kişi… Bu büyük buluşma yalnızca 5 sene sonra. Şimdilik yapabileceğimiz tek şey beklemek.
1911 Amerika’sındayız… Hugo Gernsback isimli genç bir yayıncı Amazing Stories adlı dergiyi piyasaya sürdü. Derginin adından da anlaşılabileceği gibi kamuoyuna alternatif bilim hikâyeleri sunan Gernsback, daha o yıllarda 27’nci yüzyılın teknolojisini kurguluyordu. Yazarın öykülerine göz atıldığında karşılaşılan ve öngörülen şeyler takdire şayandı. Televizyonlar, radar sistemleri, hayatı kolaylaştıran ev aletleri, otomatik içecek dağıtım makineleri… Neyse ki insanoğlu tüm bunları görmek için 27’nci yüzyılda yaşamak zorunda kalmayacaktı.
Yapmaya çalıştığı iş beklediğinden fazla ilgi görünce, yazar ve yayıncı olan Gernsback başka bir dergi daha çıkartmaya başladı. Derginin adı ‘Scientifiction’dı. Yani, ‘bilimsel’ ve ‘kurgu’ kelimeleri tek bir sözcük altında toplanıyordu. Bu terim daha sonra, Gernsback’in yoğun uğraşları sonucunda bir edebiyat akımını tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Yeni olmayan, çok eskiden beri var olan bir tür bu sayede adsız kalmaktan kurtuluyordu. Öyle ki her yıl düzenli olarak dağıtılan Hugo Ödülleri, bilimkurgunun isim babası Hugo Gernsback’a karşı bir saygı duruşudur.
BİR EDEBİYAT BİÇEMİ OLARAK BİLİMKURGU

Bilimkurguyu salt sinema ürünü olarak nitelemek pek tabii sık düşülen büyük bir yanılgı. Objektiflerin ve sahne ışıklarının dünyasına girmeden çok önceleri dergi ve kitaplarda rastlanan, ataları arasında Jules Verne, Arthur C. Clarke, H.G. Wells, Aldous Huxley, Mary Shelley ve hatta George Orwell gibi isimlerin bulunduğu bir türdü bilimkurgu. Sinema sadece bu alanda yaratılmış fikirlerin görsel bir şölene dönüştürülmesine katkıda bulundu. Bilimkurgunun sinemaya olan katkısı ise hiç kuşkusuz çok daha büyüktü.
Pek çokları bilimkurguyu bir zaman kaybı olarak niteleyip, türün insan hayatına en ufak bir katkı yapmadığı görüşünce birleşir. Tüm bunların aksine bilimkurguyu çağdaş bilimin sunduğu veriler ile hayal gücünün birleşimi olarak yorumlayabilirsek göz ardı edemeyeceğimiz bir diyarın kapılarından içeriye adım atabiliriz. Bu açıdan bakıldığında kurgulanmış bilimle anlatılmaya çalışılanın sadece bir öykü olmadığını, aynı zamanda ütopik ve distopik geleceğin anarşizm ve totalitarizmin ışığında yansıtıldığını düşünürsek, türün köklerinde yatan gerçeği nasıl yok sayabiliriz ki! Bu noktada Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i rahatlıkla örnek teşkil edebilir. Rejim tarafından dayatılan kitapsız bir toplum düşünün… Geleceğin dünyası teknolojinin gelişimiyle bu hâli alabilir mi? Şu an dahi elimizi uzatsak anlatıldığı gibi bir toplumu ucundan yakalayabiliriz. Orwell’in başyapıtı 1984’ün dünyasında çizilen portre de farklı değildir. İletişim araçlarının dahi dinlenebildiği bir evrende özel hayat kavramının yıkılması mesaj gayesi güdülerek anlatılmıştır. Orwell bunu yapan ilk kişi de değildir üstelik ama 1984 en bilindik örnektir.
Kurgusal bilimin ana hatlarını yabancı yaşam formları, paralel evrenler, uzay ve zamanda yolculuk ile ileri çağ teknolojileri oluşturur. Jules Verne, Ay’a Seyahat’i yazdığında Neil Armstrong bırakın Ay’ı, dünyaya dahi ayak basmamıştı. Denizler Altında 20.000 Fersah basıldıktan yıllar sonra insanoğlu denizaltı gibi bir aracı tasarlayabilmişti. Öyle ya, öykülerinde kurguladığı teknolojilerin zamanla hayat bulması değil miydi Jules Verne’e “Bilim Falcısı” unvanını kazandıran? Şimdi kim iddia edebilir ki kurgubilimin insan hayatında bir gelişmeye katkıda bulunmadığını? “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” der Yahya Kemal.
Gelecek öngörülerinin izini Arthur C. Clarke’nin eserlerinde de sıklıkla görürüz. Bilimkurgu filmlerinin miladı olarak addedilen 2001: Bir Uzay Destanı’nın yazarı Clarke’den başkası değildir. 2008 yılında, 91 yaşındayken, hayata gözlerini yuman yazar, Heinlein ve Asimov ile birlikte türün en büyük üç yazarından biri olarak kabul edilir. NASA’nın son yıllarda üzerinde en çok durduğu konu olan Uzay Asansörü Projesi’nin fikir babası da Clarke’nin ta kendisidir. Yazar, Cennetin Çeşmeleri adlı eserinde bu öngörüsüne yer veriyordu.
1898 yılında yayınlanan ve iki defa sinemaya uyarlanan Dünyalar Savaşı’nın yazarı ise sıkça duyduğumuz bir isim: H.G. Wells. Hollywood bilimkurgularının vazgeçilmezlerinden biri olan Wells, Dr.Moreau’nun Adası, Görünmez Adam ve Zaman Makinesi gibi türün en iyi örneklerinden bazıları ile tanınır. Jules Verne’i örnek aldığını açıkça belirten yazar imgelem yeteneği sayesinde bilimkurgunun sınırlarını genişletmiş, Verne gibi geleceğe dair öngörülerinde başarılı olmuştur.
Jules Verne zamanından kalma bir bilimkurgu evreni yok artık insanların. Elbette geleceğe dair öngörülerin ardı arkası kesilmiyor fakat pek çoğu kendini tekrar ediyor ne yazık ki. Bunda teknolojinin yüz sene öncesine kıyasla büyük ilerleme kaydetmiş oluşunun payı çok büyük. İnsanlık artık ‘bilinmeyen’ olarak gördüğü pek çok şeye erişmiş durumda. Yüz yıl evvel atmosferin dışına adım atmak bir hayal iken, artık gezegenlerin yapıları hakkında hemen hemen tüm bilgilere sahip olabiliyoruz. O yüzden günümüz bilimkurgu eserlerinde gelecek zaman teknolojilerinden ziyade elimizdeki teknolojinin bizi nasıl bir kaos ortamına doğru götürebileceğine dair öngörülerle karşılaşıyoruz.
SİNEMANIN BİLİMKURGU İLE İMTİHANI

Bilimkurgu edebiyatının günümüz şartlarında takındığı maskeyi az çok ifade ettik. Bambaşka bir kulvarı var artık… Yalnız sinema için aynısını söylemek mümkün değil. Neticede sinema ne yaparsanız yapın tüketilen bir olgu. Türlü oyunlarla izleyiciyi şaşırtmak tamamen hayal gücünüze ve pek tabii ki yeteneğinize kalmış… Edebiyatta ise ipler okuyucunun elindedir ve yazar kesinlikle orijinal bir konu sunmak zorundadır. Dedik ya, sinema geleceği yansıtma kaygısı gütmez, dönem filmlerinde dahi istikrarı yakalayabilirsiniz. İyi bir gelecek senaryosu gibisi de yoktur tabii…
Beyazperde ile bilimkurgunun işbirliği aslında sinemanın ilk yıllarına uzanır. Sinema sanatının babası olarak kabul edilir George Méliès. İlk film stüdyosunun da sahibi olan bir dönemin illüzyon sanatçısı, bugün dahi kullanılmaktan vazgeçilmeyen pek çok tekniğin yaratıcısıdır. Sinematografı keşfeden ve sinemayı bir bilgi toplama aracı olarak gören Lumiere kardeşlerin aksine Méliès sinemayı olay aktarımı için kullanmış ve belki de yedinci sanatın şu anki hâlini almasında en büyük rolü oynamıştır. Méliès hiç şüphesiz en çok Le Voyage Dans La Lune (Ay’a Seyahat) filmiyle ünlenmiştir. 15 dakikalık bu kısa ve sessiz film sinemanın ilk örneklerinden biri olduğu kadar bilimkurgu türünde sunulan ilk filmdir. 1902 yılının bir ürünü olan yapım dünyadan fırlatılan roketin Ay’ın gözüne saplandığı sahneyle meşhurdur.
Sinemanın ilk örneklerinden itibaren görmeye alışık olduğumuz bir şey edebiyat uyarlamaları. Gelişen teknolojinin de yardımıyla buna en çok yakışacak tür de kuşkusuz bilimkurguydu. Ay’a Seyahat’in ardından George Méliès, Jules Verne eserlerini meraklı ve ilgili izleyiciye sunmaya devam etti. Üst üste çekilen Denizler Altında 20.000 Fersah ve Dünyanın Merkezine Yolculuk gibi yapımlar da kitlelerin ilgisini çekmek konusunda sıkıntı yaşamadı. Sinema aynı imkânlarla devam ettiği sürece bilimkurgu alanında üretilen eserlerde de pek bir yenilik görünmedi. 1920’li yıllarla birlikte uzun metraj çalışmaların üretiminde adeta patlama yaşandı. 1927’de Metropolis, 1931’de Frankenstein, 1933’de King Kong ve 1935’de Bride of Frankenstein gibi bugün dahi beğenilerek izlenen kült filmler farklı bir hayran kitlesinin oluşumuna katkıda bulundu. Özellikle Mary Woolstonecraft Shelley’in aynı adlı romanından uyarlanan ve içinde ziyadesiyle korku temaları barındıran eseri Frankenstein’in sinemayla buluşması müthiştir. Aynı zamanda ilk korku filmlerinden biri de olan yapımda Doktor Frankenstein’in canavarına hayat veren isim uzun boyu ve göz alıcı makyajıyla Boris Karloff’tur. Ceset parçalarının birleştirilmesi ve ortaya çıkan yeni bedenin elektrik akımıyla canlandırıldığı sahne dönemin şartları düşünüldüğünde takdire şayandır.
Bilimkurgu ve fantezinin harmanlandığı en iyi örneklerden biri de 1939 yapımı Oz Büyücüsü’dür. Kullandığı teknikle çok şey anlatan film renkleri ustalıkla yönetir. Başkarakter Dorothy’nin Kansas’da bulunan evi daima siyah-beyazdır. Gerçeklikten koptuğu ve hayal evrenine düştüğü anlar ise gökkuşağının bir yanılsaması gibidir. Fantezinin düş gücü ele alındığında akıl sınırlarını zorladığı bir gerçek. Aynı şekilde kendimizi bilimkurgu evrenine bıraktığımızda oranın, içinde bulunduğumuz dünyanın aksine başka renklerle bezeli olduğunu görüyoruz. Orada hikâyeler kadar hayatlar da çarpık ve çelişkilidir. Karakterler büyük bir istisna olmadığı sürece yanlış zamanda yanlış yerde bulunurlar. Tüm zamanların en kült eserlerinden olan ve Steven Spielberg’in imzasını taşıyan E.T. (Extra-Terrestrial) bu tezi doğrulayabilecek filmlerin başında geliyor. Uzak bir gezegenden dünyamıza gelen ve burada mahsur kalan ‘yabancının’ bu sıfatı neden hak ettiğini ancak izleyen bilebilir. Bir başka örnekte avucumuza konan kuş Edward Makaseller oluyor. Tim Burton’un en başarılı masalı olarak niteleyebileceğimiz film hüzün kokar. Yarım kalmış bir makine, insan devşirmesi… Edward’ın özeti budur.
Bilimkurgunun varoluşunun basılmamış toprakları arşınlama, gidilmemiş yerlere ulaşma kaygısı olduğu bilinmeli. Bunun için gerekli olan malzeme ise belli: özel efekt. Özel efekt sanatının gelişimiyle birlikte yönetmenler zamanlarını kamera önünden çok kamera ardından harcamaya başladılar. Düz bir ortamda elde edilen basit görüntüler bilgisayar ortamında, deyim yerindeyse, göz alıcı kıyafetleri üzerlerine geçiriyordu. Gişelere hükmetmenin yolu da buradan geçiyordu.
1968’de Stanley Kubrick yapılmamış olanı yaptı. Özel efektlerin başkalaşım gösterdiği ilk eserler arasında başı çekiyordu 2001: Bir Uzay Macerası… Arthur C. Clarke’nin romanından uyarlanan film konu bakımından vasatı aşamamış, ancak kullandığı teknolojiyle bilimkurgu filmlerinin miladını oluşturmayı başarmıştı. 2001: Bir Uzay Macerası’ndan sonra ve önce… Filmin yakaladığı başarıya ancak 10 sene sonra George Lucas’ın Star Wars’u erişebilecekti.
Geleceğe yönelik düşleri olanlar sadece Amerikalılar değildi. Başta Rus sineması olmak üzere Avrupa da rüzgâra kapılmıştı. Yakov Protazanov, Rusların bilimkurgu alanındaki ilk ürününü 1924 yılında Aelita ile verdi. İçinde romantizmden, komedi unsurlarına kadar her türlü duyguyu bulabileceğiniz filmde Mars üzerine farklı bir gelecek öngörüsü bulmak mümkün. Bu ilk denemeden sonra yaklaşık 50 sene boyunca elle tutulur bir bilimkurgu çalışması olmadı Rus sinemasının. Yarım asır sonra ortaya çıkan ünlü yönetmen Andrei Tarkovski, Solaris (1972) ve Stalker (1979) ile dikkatleri toplamayı başardı. Özellikle Solaris özel efektlere gerek duyulmaksızın çekilmiş ve buna rağmen gayet başarılı olmuştur. Yıllardır izleyici üzerindeki etkisini kaybetmeyen Stalker ise sıra dışı bir grubun ürkütücü yolculuğunu işler. Film gerilim dolu atmosferini siyahî tonlamasından alır.
Türün akımına kapılıp yatağını bulan ülkelerden bir diğeri ise Fransa’ydı. René Clair imzalı ilk deneme, gizemli ışınların yardımıyla Parislileri dondurmayı amaçlayan çatlak bir bilim adamını konu alıyordu. 35 dakikaya sığan Paris Qui Dort (At 3:25), Méliès’in Ay’a Seyahat’iyle teknik açıdan birçok benzerlik taşıyordu. Bunların başında zamanın animasyon üretiminde en çok tercih edilen yöntemi olan stop-motion teknolojisi geliyordu. Bu teknoloji fotoğraf sanatını ustalıkla kullanarak aslında durmakta olan nesneleri hareket ediyormuş hissi verme olanağı tanıyordu. Böylece bilimkurgu için ihtiyaç duyulan ilk teknolojinin bugün dahi kullanılan stop-motion olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.
Almanya’da ise Fritz Lang, Metropolis ile büyük ses getirmişti. İnsan mahiyetindeki bir makine sinema yoluyla ilk kez izleyici karşısına çıkıyordu. Filmde kapitalist düzenin işçi sınıfı üzerinde yarattığı sıkıntılar metaforik nesneler yardımıyla anlatılmak isteniyor, işverenleri tarafından zulme uğradıklarını iddia eden işçiler çareyi ürettikleri robotlarda buluyordu. Öte yandan Lang başka çalışmalar için de kollarını sıvamıştı. Metropolis’ten üç sene sonra By Rocket to the Moon’un çekimlerini tamamladı. Filmde Ay’da yığınla altın bulunduğuna inanan bir bilim adamının roketle Ay’a ulaşıp, uydumuzu ele geçirme çabaları işlenir. Böylece Neil Armstrong dünyaya gelmeden bir sene evvel, Fritz Lang insanoğlunun Ay’a ulaşma rüyasını bir kez daha mümkün kılar. Dolaylı yoldan da olsa…
Japonların bilimkurguya yaklaşımı ise biraz farklı oldu. Japonya, Hiroşima’da büyük bir trajedi ve yıkım yaşamıştı. Hayata yükledikleri anlam farklı, bünyeler yeterince duygusaldı… Haliyle bu hüzün her ne kadar içsel de olsa dışavurumu biraz değişik oluyordu. Nefret bu duyguların en yoğunuydu… Hiroşima’dan on sene sonra Japon sinemasında patlak veren Godzilla serisinin namı ülke dışına da hızla yayılmıştı. Nükleer radyasyonun yayımı ile tetiklenen ve mutasyona uğrayan Godzilla ve türevleri halka dehşet saçıyor, bir yandan da Japon halkının geçmişiyle yüzleşmesine üstü kapalı olarak olanak tanıyordu.
BİLİMKURGU MARKALARI

Steven Spielberg: Film stüdyolarının politikalarını kendine yakıştıramayan ve nihayetinde kendi stüdyosu Dreamworks’ü kuran bir yönetmen Spielberg. Yani, olağan görünen şeylere karşı bir isyankâr o. Kendi stüdyosunu açması demek kendi tercihleri doğrultusunda sanatını icra edebilmesi anlamına geliyordu. Kendisine sahip olduğu ünü bahşeden ilk önemli filmleri Close Encounter with the Third Kind ve E.T. The Extra-Terrestrial’da dost yabancıların ziyaretlerini ele alır. En büyük vurgununu ise 1993 yılında çektiği Jurassic Park ile yapan Spielberg, bu filmle sinemada bir devri kapayıp yenisini açar. Bilgisayar ortamında yaratılan dinozorlar başlı başına bir gövde gösterisidir.
George Lucas: Sinemanın eğitimini okulda almış ilk yönetmenlerden biridir George Lucas. Hocası ise Francis Ford Coppola’da başkası değildir. Coppola’nın stüdyosundan ayrıldıktan sonra ilk denemesini THX-1138 ile yaptı, fakat film izleyiciler tarafından aşırı karmaşık bulundu. 1977 senesinde çocukluğunda hayranlıkla izlediği Flash Gordon’dan ilham alarak Yıldız Savaşları efsanesinin ilk filmini izleyiciye sundu. Tamamen kendi imkânları ile çektiği film gişede büyük başarı elde edince Lucas bir anda Hollywood’un en zengin yönetmenlerinden biri oldu ve kurduğu Industrial Lights and Magic adlı görsel efekt şirketinde tüm enerjisini devam filmleri çekmek uğruna harcadı.
James Cameron: Cameron, Hollywood’un en çok kazanan yönetmenleri listesinde en tepedeki birkaç isimden biri. İkinci Piranha filmi ile kendini tanıtsa da bu filmden sadece üç sene sonra, 1984’de, bir bilimkurgu klasiği olarak kabul gören Terminatör ile kariyerinin dönüm noktasına ulaşacaktı. Kendisi kadar oyuncu Arnold Schwarzenegger’in da kariyeri için büyük önem teşkil eden filmde gelecekten gelen makinelerin, insanoğlunun tek umudu olan John Conner karakteri ile oynadıkları kedi fare oyununa tanık oluruz. 1991 yılında çekeceği bir diğer efsane Terminatör 2: Hüküm Günü’nden önce, serinin iki filmi arasına Aliens ve The Abyss gibi yaratık temalı kült filmleri sıkıştırmayı da başardı. 1997 yılında aylarca vizyonda kalan Titanic ile belki de bir dönemin en çok sözü edilen yönetmeni oldu. Titanik’in derin sulara kavuşması Cameron’u da etkilemiş olacak ki yönetmenliğe tam on üç sene ara verip, kendini açık denizleri keşfetmeye adadı. 2010’un ilk yarısında görücüye çıkan ve insanoğlunun kolonileşme sevdasını uzak gezegenlere taşıdığı Avatar ise tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu.
Andrei Tarkovsky: “Sinemanın görsel yönünü en vurucu şekilde kullanan yönetmen kimdir?” sorusunun cevabı net bir şekilde Tarkovsky’dir. Onun şiirsel anlatımı bugün yakından tanıdığımız yönetmenlere esin kaynağı olmuştur ki bunlar arasında Andrei Zvyagintsev ve Nuri Bilge Ceylan’ı sayabiliriz. Tarkovsky dram yönünün ağır bastığı filmlerin yönetmeni iken Solaris ve Stalker için kırmızı çizgilerinden bir süreliğine arınmayı başarmıştır. Bilimkurguya armağan ettiği bu iki filmde teknolojik kolaylıkları ve özel efektleri reddetmiş, buna karşın bilimkurgunun ihtiyaçlarına ziyadesiyle yanıt verebilmiştir.
ELİMİZDE NE KALDI?

Gelecek öngörüsünde bulunanları hangi sıfatla çağırırsınız? Falcı, büyücü, kâhin… Sinemada bu işi bilimkurgu yapıyor işte. Yüz yıldır birileri hayalini kurdukları geleceği insanlığa aktarmaya çalışıyor. Sinema bu yolda sadece bir mecra, bir araç… Önce hayaller vardı… Hayalleriniz yoksa nasıl gerçek olabilirler ki? Jules Verne’nin kitabından 99, Méliès’in filminden 62 sene sonra Ay’a ulaşabildi insanoğlu. Hayalsiz, kurgusuz olur muydu sizce?
21 Ekim 2015’e kadar önümüzde beş seneden biraz daha fazla bir zaman var. Marty McFly gezegenimizin o günkü hâlini nasıl karşılar bilemeyiz. Hatta uçan arabaları bile yetiştiremeyebiliriz. Fakat uçan kaykayın hesabını kimselere veremeyiz. Yetkililer, harekete geçin!

Pazartesi Notları #117

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:00

0

  • Sosyal medya bu denli popüler olmaya başladığında zaten dış dünya denen şeyle pek bir bağımız kalmamıştı. Tanışıklık derecesi bir "merhaba"yı geçmeyen ilişkiler özellikle Facebook sayesinde gelişti. Fotoğrafını biliyoruz mesela, ama sokakta yanından geçsek fark eder miyiz? Bu işler böyle... Ne kadar hayıflansak da çağın gerekleri bunu emrediyor. Bilgisayarın ve internetin ısrarla tembelleştirdiği bünyeler bugün micro-bloglar yüzünden eski halini de aratır oldu sanırım. Başa kendimi koyarsam eğer, bloglara karşı hissedilen kutsal yazma içgüdüsü yerini 140 karaktere bıraktı. Oysa buralar bir zaman hep blog girdisiydi. WALL-E dünyasına doğru koşar adım gidiyoruz bakalım. Hayırlısı...
  • 2006'da başladım ben blog yazarlığına. Okul-ev-okul üçgeninde geçen bir hayatın boş zamanlarında beğenilme kaygısı güderek yapabileceği en zevkli işti o zamanlar. Çalışma masasında spot ışığın aydınlattığı klavye tuşlarının cezbeden bir yanı vardı. Şimdi yok mu peki? Aynı ortamı yaratabilsem olacak belki. Hatta daha iyisi... Ancak hiçbir zaman da o ortam olmayacak. Bunu da biliyorum. Belli bir yaşa kadar kendimi inandırdığım bir gerçeğim vardı benim. Hayat denilen şey tamamen benim etrafımda kurulmuş bir oyundu. Sen sahteydin mesela, annem sahteydi, babam sahteydi. Çevremde vuku bulan her şey nabzımı ölçmek, tepkimemi kayda almak içindi. En sona ben kalacaktım. Tanrı beni huzuruna çıkardığında da kayıt kopacaktı. Hayır, Truman Show'u izledikten sonra yerleşen bir fikir değil bu. Ölüm kavramına anlam vermeye başlayıp da, hüngür hüngür ağladığım o günün mahsulüdür bu ruh hali. Avunmanın kelime anlamı olarak bunu vermiyor TDK, halt etmiş, aksine ben veriyorum. Çok şey değişiyor be blog, hızına yetişemiyorum...