Şimdi Kaf Dağı'nın ardındaki masal diyarında, çağlayan ırmakların ülkesinde, bir akşamüstü rüzgarıyla dans edip yeni tomurcuklanmış krizantemlere söylüyorsun şarkılarını.
Karlar burada da eriyecek elbet; yollar açılacak. Mutlu edeceğim yokluğunu.
Nisan 2012 yazmıştım. 5 sene 6 ay geçmiş üzerinden. 5 sene ve 6 ay! "...çoğunda birkaç kuşağın ölüm tarihleri kayıtlı: ad, doğum yılı, ölüm günü ve... ölüm yeri. Bir ad ve iki tarih ve tarihlerin sonuncusu en ince ayrıntısına dek titizlikle yazılmış. Kayıtlar bundan ibaret. İkisi arasında ne olduğu hakkında, yaşanılmış olduğu gerçeğinden başka tek sözcük yok." diye söyler John Berger mezar taşları, ölümün soğukluğu ve insanın bu dünyada kapladığı yer ile varoluşu üzerine. İki tarih arasına sığan gülüşler, hüzünler, sevinçler, sevgiler, gözyaşları, anılar ve bir zamanlar yaşadığımızı hissettiren her şey... Dedem ile babaannem yeniden birlikteler artık. Anıları, yaşadıkları, yaşattıkları, her anlarında hissettirdikleri sevgileri bana emanet. Bundan sonrası ise her geçen gün köpürmeye devam edecek bir özlem artık. Bense şu hayatta hiçbir şeye, hiç kimseye yenilmedim duygularıma yenildiğim kadar. Çok mutlu uyuyun, olur mu? Yeniden buluşana kadar...
"Eğer dünyada tırnak kadar adalet olsaydı, büyük bankacılar ve bunların
yürüttüğü ekonomik teröre izin veren hükümetler cezaevinde olurdu. Üstelik krize neden olanlar ile şimdi onu düzeltmek isteyenler aynı
insanlar. Kundakçı - itfaiyeci rolü oynamak istiyorlar."
Bu sözlerin sahibidir Juan Manuel Sanchez Gordillo; belediye başkanı olduğu 2700 nüfuslu Marinaleda köyünde sözle değil, eylemle, işgalle, grevle, mücadeleyle "başka bir dünyayı mümkün" kılan, Che Guevara'nın, Hugo Chavez'in, Salvador Allende'nin izinde; Che tarzı sakalı ve Filistin bayrağı desenli fularıyla Endülüslü bir modern zaman Robin Hood'u... Kendisine Robin Hood denmesi boşuna değil, ki buna daha sonra
değineceğim. Öncelikle Marinaleda'ya ve öyküsüne kısaca bir bakalım.
General Franco'nun ölümünün ardından 30 sene boyunca mücadele vermiş bir Endülüs kasabasıdır Marinaleda. Köyün mücadelesine öncülük eden Gordillo, zamanla bir sendika ve siyasi parti kurmuş, toprak ve özgürlük
mücadelesini de partisinin ana politikası olarak belirlemiştir. Bu
uğurda havalimanları ve tren garlarını, hükümet binalarını, çiftlikleri
ve sarayları işgal edip, açlık grevlerine gitmişler. En nihayetinde
ülkenin en eski ve en zengin aristokratik ailelerinden biri olan ve
sahip olduğu toprakların devasalığının ünü ülke sınırlarını aşmış, hatta
öyle ki topraklarından çıkmadan 600 mil boyunca yürünebileceğinin
esprisinin yapıldığı, İnfantado Dükü'nün kapısına dayanıp toprak talep
ederler. Sonunda köylülerin mücadelesinden yılan hükümet düke ait 1200
hektarlık araziyi onlara verir. Ya da bir başka deyişle Marinaleda halkı
yıllar süren mücadelesiyle bunu kendi kazanır.
Artık köyün yeniden inşası başlamalıydı. Öyle de oldu.. Gordillo, tüm
dünyanın bir ütopya olarak gördüğü komünist bir yapıyı kısmen ve büyük
oranda Marinaleda'da hayata geçirdi. Kasabayı ilgilendiren kararların
herkese açık genel toplantılarla alındığı köyde bugün çiftliklerin ve
üretim tesislerinin mülkiyeti herkese ait. Endülüs genelinde işsizlik
oranı %35 iken, bu oran köyde %5, ki bunu da köye dışarıdan gelip yeni
yerleşen insanlar oluşturuyor. Köy işçilerinin günlük kazancının 65 USD
olduğunun da altını çizmekte fayda var. Özellikle bu rakamın İspanya
ortalamasının iki katı olduğu düşünüldüğünde yapılan işe hayranlık ve
saygı duymamak elde değil. Köyde bulunan olimpik yüzme havuzunun yıllık
ücretinin sadece 3 EURO olduğunu ve her hanede ücretsiz internetin
bulunduğunu da göz önünde bulundurursanız, köy halkının nasıl bir
sistemin çarkını döndürdüğünü daha net kavrayabilirsiniz.
Tüm bunların yanı sıra en çok dikkat çekici olan husus ise köy halkının
ayda sadece 15 Euro mortgage ödeyerek ev sahibi olabilmesi. Evet sadece
15 Euro! Endülüs bölgesel hükümeti ile yapılan anlaşma gereği hükümet Marinaleda'ya konut inşası için malzeme ve mühendis tedarik ediyor. Köylüler de birbirlerine yardım ederek kendi evlerini inşa ediyor. Tüm
bunların karşılığı olarak ise bölgesel hükümete ayda sadece 15 euro
ödeniyor. Buradaki tek koşul herkesin kendi evinin inşasında bilfiil çalışması gerektiği..
Yaptıkları arasında sadece şu yukarıda saydıklarım
düşünüldüğünde bile hakkında büyük bir hayranlık uyandıran Gordillo
bunlarla yetinmedi. 2012'nin ağustos ayında kendisine sonradan Robin Hood yakıştırması yaptıracak olan bir eylemin öncülüğüne imza attı.
"Kamulaştırma" adını verdikleri eylem dahilinde birkaç süpermarketi
istila ettiler. Yağ, şeker, nohut, pirinç, makarna, süt, bisküvi ve
sebze gibi temel besin maddeleri ile tıka basa doldurdukları onlarca
market arabasını, market çalışanları ile yaşadıkları arbedeye rağmen tek
bir ücret ödemeden dışarı çıkardılar. Sonra ne mi oldu? Marketten
çıkarılan tüm mallar Sevilla'daki bankalar tarafından evlerinden
çıkartılmış olan ailelere ve işsizlere dağıtılmak üzere sosyal
merkezlere bağışlandı. Gordillo sonradan yaptığı bir açıklamada, büyük
süpermarket zincirlerinin yiyecek satarak hissedarları için yüz
milyonlarca Euro kâr elde ederken, bu marketlerin dışında açlık çeken
yüz binlerce insana dikkat çekmek istediklerini ifade etti.
Tabii ki yapılan eylemin dış etkileri de oldu. İspanya hükümeti
yaşananları kınadı. Fakat ülkedeki krizin büyüklüğü öyle bir noktadaydı
ki, kamuoyunun büyük bir kısmı yaşananlara temkinli yaklaşmayı seçti. Öyle ki daha çok sağa yatkınlığı ile bilinen El Mundo
gazetesinin yapmış olduğu bir ankette halkın %54'lük kesimi eylemi
desteklediğini ifade etmişti. Bu arada istilaya maruz kalan süpermarket
zincirlerinden biri el konulan yiyecekleri bağışlamayı kabul ederken,
bir diğeri Sanchez Gordillo ve arkadaşlarını mahkemeye verdi. Gordillo
ise bu durumda dahi dik duruşundan taviz vermedi:
"Beni topluma
ibret olayım diye cezalandırmak istiyorlar. Dünyada adaletsizlik varsa
isyan etmek ve sonuçlarına da katlanmak zorundasınız. Önemli olan şey, Marinaleda'da işlerin başka türlü yürütüldüğünü göstermiş ve gösteriyor
olmamız."
Hülasa, Sanchez Gordillo ve Marinaleda kokuşmuş dünya için küçük de olsa
bir umut ışığı; bir başkaldırı. Ulaşılması hayal gibi görünen şeylerin
aslında mümkün olduğunun kanlı canlı kanıtı. Ne kadar büyük bir kitle
tarafından bilinirse o kadar iyi diye düşündüğüm bu güzel insan ve Marinaleda hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenler için Dan Hancox'un Dünyaya Kafa Tutan Köy adlı kitabı güzel bir başlangıç olabilir.
Daha dün annemizin kollarında uyurken (koşanların sayısı azımsanacak gibi değildi), çiçekli bir bahçemiz olmasa da kışları Amazon yağmurlarından hallice, yazları günde üç t-shirt değiştirten şehrimizin dört tarafı betonla çevrili mahallesinin yollarında az koşmuş değiliz. Sahibi olduğumuz topu kimin tepeceğine karar veren, babanın verdiği harçlıkla (ki hiçbir zaman vermediği olmamıştır) aldığımız cipslerden canımız isterse arkadaşımıza yediren, annemizin balkondan sepetle salladığı suyu kana kana içerken yanıbaşımızdaki arkadaşımızın "bir damla" umudunu çokça hiçe sayan, umrunda olmadığımız kızları en çok kendimize yakıştıran da bizdik. Tabii o vakitler tüm bunlar basit şeylerdi, fakat bakınca anlıyoruz ki bugün neysek o gün o olduğumuz için. Bugün neysem, o gün o olduğum için...
Bir gün benimle tanışma şerefine nail olursanız önceden bilmenizi isterim ki dünyanın en bencil insanlarından birinin elini sıkacaksınız. Sırtında taşıdığı veya taşıdığını sandığı dünyalar dolusu bir çantam var benim. Vazgeçilmez olduğumu sandığım her yerde, her işte, her günde biriktirdiğim anılarım, nefretlerim, sevgilerim, küslüklerim onun içinde. Doyduğu yer yetmeyen, ille de olmak istediği yer olsun diye direten; bu gücü de sevildiğini düşündüğü kişilere yeterince külfet olduğunu bildiği hâlde onları hâlâ arkasında birer destek olarak görmesinde bulan biri için ne yazık ki bu durum böyle. Bir gün, ama ne zaman olduğunu bilmediğim bir gün, belki de bundan 150 sene sonraki bir gün, ama dedim ya, bir gün yağmurun altında o çantayı boşaltacağım; çünkü arınmış, özgür, hisli, herkese yetebilen hissedebildiğim tek yerin orası olduğunu o an idrak edebileceğim. O vakte kadar bu adamın elini sıkmadan önce iki defa düşünün.
Hayat acımasız, soğuk ve zalim haksız ve hain ba(ğ)zı insanlara...
Ana rahminden çıkıp da merhaba dediğmiz dünyanın toplu kurallar bütününü benipseyip benimsemeyeceğimiz sorulmadı hiçbirimize. Kimimizin koşulsuz sahiplendiği, kimimizin sahiplenmek zorunda bırakıldığı, kimimizin reddettiği ve reddettiği için de ötekileşmek durumunda kaldığı bir kesişim kümesi... Senden, benden, bizden çok önceleri senin, benim ve bizim için kayda geçirilmiş doğrular/yanlışlar, uyulacaklar/uyulmayacaklar listesi. Daha hayatın ne anlama geldiğini, dünyanın nasıl bir yer olduğunu bile anlayamayacak durumdayken ilkokul sıralarında tanışıyorsun aslında düzenin çarklarıyla. Küçücük sınıfın girişinde yer alan çöp tenekesinin dibinde dakikalarca tek ayak üzerinde dururken ve bütün sınıf gözlerini sana dikmiş bakarken, öğretmeninin yüzündeki gururda arıyorsun içinde bulunduğun durumun sebebini; çünkü sen sadece sıra arkadaşınla konuşuyordun. Yıllar sonra idrak edebiliyor insan ayağındaki uyuşukluğun ya da avuç içindeki kızarıklığın nedenini. İçinde bulunduğun toplum seni kendi doğrularına göre yetiştirme gayesi gütmekte ve bu ülküsünü de henüz çocuk yaşta okul sıralarında entegre etme çabasındadır. Başına buyruk bir karakteriniz varsa mutlaka veliniz okula çağrılır; nihayetinde öğretmenin oturtamadığı çarklara elbette onlar oturtacaktır.
Bugün Maraş Katliamı'nın yıldönümü. Televizyonda, radyoda, yazılı medyada bununla ilgili bir haber görebilmiş olma ihtimaliniz bir hayli düşük. Çünkü devlet Maraş'ta katledilen yüzlerce Alevi'nin anılmasını, bir başka deyişle yeniden gündeme taşınmasını ilk elden yasakladı. Yaşım itibariyle Maraş'ı kitaplardan okuyup, belgesellerden izlediğim kadar bilsem de devlet bizim jenerasyonumuz için de aynı devlet. O günden bugüne devlet cinayetleri göz önünde bulundurulduğunda katledilenlerin sayısındaki trajik artıştan başka değişen bir şey yok.
Devletin en iyi yaptığı şeydir kaybetmek. Öldürdüklerinin ölümsüzlüğünden öylesine korkar ki çareyi kaybetmekte bulur. Dersim'de, Sivas'ta, Maraş'ta, Malatya'da, Çorum'da, Roboski'de, Gezi'de yaptığı gibi.. Öyle bir korkar ki çareyi Galatasaray Meydanı'nda haftalarca yağmur, çamur, kar demeden bekleyen annelerin üzerine Toma'lar salmakta bulur.. Öyle bir korkar ki çareyi polisin attığı gaz bombası sonucu hayatını kaybeden 14 yaşındaki bir çocuğun acısı çok taze annesini kamuoyuna yuhalatmakta bulur.. Öyle bir korkar ki 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ı bedeninde yaşı kadar mermiyle toprağa yollar.. Öyle bir korkar ki Maraş'ta valinin müdahale isteğine olumlu yanıt vermediği gibi camii hoparlörlerinden bizzat cihat çağrısı yapar.. Gürültüsünün diğer tüm sesleri bastırdığı televizyonlardan ve tirajı yüksek gazetelerden olayları öyle bir aktarır ki maktuller ortalama insanımızın gözünde anında "komünist, anarşist, terörist, marjinal" yaftası yerken "devlet babamız" bir kez daha kahramanlık payesini göğsünde taşıma şerefine nail olur; sorgusuz ve suâlsiz. Unuttunuz mu; sorgulamamayı, suâl etmemeyi öğretmişti bize öğretmenlerimiz.
Ahlâki değerlerimiz öylesine yozlaşmış ki; neyin doğru neyin yanlış olduğuna vicdanımız bile karar veremez hâle gelmiş. Belki de güce tapar yanımız öylesine ağır basmaya başlamış ki; yanlıştan yana olmak daha doğruymuş gibi geliyor pek çoğumuza. Yoksa hangi vicdan - her ne gerekçeyle olursa olsun - bir çocuğun üzerine bombalar yağdıran, ölmeden önce evladına bir kez daha sarılabilmek isteyen anaları mahkeme kapılarında süründüren, nice gencin bir gecede sırra kadem basmasına sebep olan, sırf milliyeti/dini/dili/ırkı/mezhebi farklı diye sokak ortasında öldüren, patron kaybedeceği her saniyenin acısını kendilerinden çıkarmasın diye işçilerin yemeklerini bile yerin yüzlerce metre altında yemesine ses etmeyen bir güce karşı gözlerini kaçırabilir? Adını hatırlamadığım bir yazarın aklımdan çıkmayan şöyle bir sözü var: "Bu memleket üç tarafı Denizlerle çevrili bir kara parçası olduğu kadar dört bir yanı evlatlarını arayan anaların gözyaşları ile de çevrilidir."
Ağaçları sökülmüş, ormanları imara açılmış, dere yatakları termik santraller aşkına kurutulmuş ülkemiz gibi kalplerimiz de kurumuş, vicdanlarımız çöle dönmüş, hiçbirimizin haberi yok.
Oğuz Atay'ın beyin tümörüne yenilip gidişinin üzerinden geçen 37'nci sene doldu bugün. Önce ustanın varoluşumuzun yazılı olmayan kanunlarına karşın yapmış olduğu o müthiş saptamalardan biriyle başlayalım, devamını sonra getiririz:
"Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki sen, neden geri kalıyorsun diye durmak düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hâli ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz."
Yüzlerce sayfa ülke analizi yapıp, denemeler yazabilirsiniz ama işte bütün olup olabileceği bu kadar. Az sözle çok şey anlatabiliyorsak neden kelimeleri daha fazla israf edelim ki? Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ı sekizyüzbilmemkaç sayfa yerine ikiyizküsur sayfaya sığdıramaz mıydı? Öyle olsaydı okuyup bitirmek sadece bir günümüzü alırdı ve bunca yıl göz korkusu çekmek durumunda kalmazdı ba(ğ)zılarımız. Ve fakat o dediğiniz hiç de öyle olmuyor işte azizim. Eğer yaşamla, ölümle, dünyevi zevklerle dalganızı geçmek istiyorsanız bunu neden iki üç cümleye sıkıştırmak isteyesiniz ki? Oğuz Atay öyle yapmış, ne de güzel yapmış; ben Oğuz Atay olabilsem ben de öyle yapardım, ne yazık ki ne Oğuz'um ne de Atay. Dünya ile dalgamı şöyle okkalı bir şekilde dahi geçemediğim aşikâr, şükür ki elimin altında bulunan Tutunamayanlar'dan altı çizili zilyon tane paragrafım sayesinde istediğim zaman bunu yapabiliyorum.
Tutunamayanlar yazılmasaydı, biz hayattan zevk almasını unutmuşlar, biz çevresinde insan kalmamışlar, biz sevmenin ne demek olduğunu unutmuşlar, yani biz her gün yanımızdan geçen yüzlerce insanın farkımıza bile varmadığı mutsuz insanlar, kendimize evrenin tam olarak neresinde yer bulduğumuzu bilebilir miydik? Adımız "Tutunamayanlar" konmasaydı, gerçekten tutunamadığımızın farkına varabilir miydik? Bunun farkına Oğuz Atay vardığı için mi tutunamayanız, yoksa..
Hülasa bu kadar yalnız olduğumuz için, bu kadar mutsuz olduğumuz için, toplumun dayatmalarına bu denli boyun eğdiğimiz için, bu kadar yoksul olduğumuz için, sevebileceğimiz kadınlar çoktan sevilip ve tutabileceğimiz eller çoktan tutulup gittiği için, her gün aynı rutini tekrar tekrar yerine getirdiğimiz için hiç utanmıyor muyuz?
The Hobbit hiçbir zaman favori öykülerimden biri olmadı. Fakat bildiğim en eşsiz öyküye "prolog" vazifesi görüyor oluşundan mütevellit nazarımda yeri her daim ayrıdır. Her ne kadar Peter Jackson'ın The Lord of the Rings yorumunu oldukça beğenen ve kitapların sinemaya aktarılabilecek en iyi şekilde aktarılmış olduğuna inanan kesimin bir ferdi olsam da yönetmenin The Hobbit işi için aynı hisleri beslediğimi söyleyemeyeceğim. The Hobbit'in Tolkien tarafından - her şeyden önce - çocukları için yazılmış bir masal olduğunun altını çizmek gerek. Hâliyle üç-yüz-küsur sayfalık bir masaldan 10 saatlik bir film çıkınca paranın kokusunu da her yerden almaya başlıyorsunuz. Öyle ki mali kaygılar yüzünden son filmin adının bile değiştirildiğini unutmamak gerek.
Neyse, konumuz da bu değildi zaten.. Önümüzdeki ay Orta Dünya'ya olan yolculuğumuz son buluyor. Peter Jackson bu 6 filmlik saga'ya son noktayı koyacak şarkı içinse The Last Goodbye'ı seçmiş. Kralın Dönüşü'ndeki solo performansıyla bir nevi kendini kanıtlayıp sonrasında kurduğu müzik grubu ile İskoçya'da kendine farklı bir kariyer kuran Billy Boyd ise şarkının hem besteci hem de güftecisi. Öylesine güzel olmuş ki... Her şeyin sonunda, 18 Aralık akşamı izleyeceğimiz o son sahnede, gözlerimizin dolu dolu olabilmesi için hazırlanmış sanki. Yukarıdaki kolaj ise Peter Jackson tarafından The Hobbit filminin resmi Facebook sayfasında yayınlandı. The Hobbit özelinde Yüzüklerin Efendisi'ne, Orta Dünya'ya ve tüm o eski güzel dostlara veda edecek olmanın hüznüyle...
Frodo: Bir daha onları görebileceğimizi zannetmiyorum. Samwise: Belli mi olur Bay Frodo? Görürüz belki.
Cidden ve oldukça iyi niyetle merak ediyorum; bunca kaygı, dert/tasa, yalnızlık, sevgisizlik, bencillik ve sahtelik varken insanlar nasıl mutlu olabiliyorlar? Gerçek mutluluk diye bir şey nasıl var olabiliyor? Hiçbir insan mutlu olmamalı bence. Bunu gerektirecek bir durum yok çünkü. Alarmı kurulmuş saatler, boşaltılan mesaneler, fırçalanan dişler, takılan boyunbağları, ay sonunda banka hesabına yatan komik rakamlar... Hepsi "adam sansınlar" diye, değil mi ama? Harcımız olmadığı hâlde cebimize giren x paraya karşın 3x para alışveriş yapıp, borçlanmamız sebebi de bu değil mi ayrıca: önemli hissetmek. Hem de hiçbir zaman öyle olmadığımız hâlde. Baştan aşağı zavallı yaşantımıza bakmadan elimizdeki pahalı kahve kutularında, asgari 300 liralık gömleklerde, adını telaffuz dahi edemediğimiz yemekler hazırlayan lokantalarda arıyoruz varoluşumuzu. Çünkü onları elimizde tuttuğumuz kadar önemli olduğumuzun hepimiz bal gibi farkındayız işte. Birkaç saniyeliğine de olsa "beyefendi/hanımefendi" olmak kendimizi tatmin etmek için yeterli oluyor. Kısa bir süreliğine de olsa aslında hiç olmadığımız ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağımız o kişi olabilmek için dünyadaki zeka belirtisi en düşük tiyatroyu oynamayı seçiyoruz; sahte kimlikler altında.. Sen sahte, ben sahte, o sahte... Sevgiyi de, saygıyı da, çevremizi de oynadığımız rol ve o rolü oynamımıza imkân sağlayan "şey" ile kazanabiliyoruz.
Bir insanın doğumunun kutlanması da ayrı bir sahtelik. Ben vazgeçtim mesela.. Kendim kutlamadığım gibi kutlayana da cevabım yok. Bu da ayrı bir sahtelik çünkü. İnsan kendinden nefret ederken, başkasının kutlamasını ne diye dikkate alsın ki? Nihayetinde tüzel kişilerin gerçek kişilerden daha değer verdiği biri olduğumu söyleyeceğim ve bir şekilde üst paragrafa geri döneceğiz..
Futbol öyle bir tutku ki taraftarı olduğunuz takım bir maç kazanır ve o andan itibaren ne iş yerindeki problemleriniz, ne geleceğe yönelik kaygılarınız, ne de yalnızlığınız kalır geriye.. Beklenmedik bir anda bir kahraman sahne alır ve en büyük rakibinizin filelerine gönderdiği füzenin yarattığı rüzgâr tüm derdi tasayı da alır beraberinde götürür.
Düşünüyorum da şu hayatı çekilebilir kılan nadir şeylerin başında Galatasaray geliyor. Sürekli sırtımı sıvazlayan sarı-kırmızı bir tatlı belam var.. Varsın kötü günleri de olsun; bir daha ses edersem ne olayım..
Hang me, oh hang me I'll be dead and gone Wouldn't mind the hanging But the layin' in a grave so long, poor boy I been all around this world
Hayata bir dalından tutunabilmek büyük maharet de eninde sonunda, öyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde bir gün takatinin kalmayacağını ve düşeceğini bilmek; tüm bu süre zarfında yaşamın sillesini yemek, nihayetini bile bile debelenmek, tüm varoluşsal sıkıntılara göğüs germek - ya da germemek - aklın alacağı şey değil. Almıyor da zaten.. Koca dünya dar gelir de, toprak altına sığamayacak olmak bir başka koyar insana. Sahi ölmek sorun değil de, toprak altında öylece yatakalmak sonsuz zaman boyunca... Düşün dur artık o vakit gelene kadar. Sonra ona da zaman kalmayacak ya..
Henüz açılış sekansında o büyülü sesiyle can verdiği Hang Me parçasıyla kalan dakikalarda hangi duygular arasında geçiş yaşayacağımızın ipucunu az çok veriyor Oscar Isaac. Robin Hood ve Drive gibi filmlerde arka plan rollerdeki başarısıyla dikkat çeken Isaac sonunda hak edilmiş bir başrol ile oyunculuğunu farklı bir seviyeye taşımayı başarmış olsa da film boyunca öyle bir solo resitali veriyor ki müzisyen kimliği ile de "ben buradayım" mesajı bırakıyor.
Inside Llewyn Davis'de bir Coen biraderler (Joel & Ethan) filminde karşılaşabileceğiniz her şey mevcut: Kameranın çevresinden hiç eksik olmadığı zavallı bir karakter, absurd bir mizahla harmanlanmış hüzün, hâliyle kış ve alabildiğine beyaz bir çevre.. Biraderler sinema çizgilerini her daim basmakalıp öğelerin dışında tutmayı tercih edip, öykülerini sıradışı bir çerçeveye oturtmuşlardır. Konu aldıkları olaylar her an her yerde karşımıza çıkabilecekler olaylar olmadığı gibi bunun yanı sıra zamandan da bağımsızdırlar. Buradan çıkarımla Coen'lerin dünyalarını hangi zaman dilimi üzerine oturturlarsa oturtsunlar, hayatın sillesini ağzına ağzına vurduğu bir karakteri kara mizahı ve hüznü eksik etmeden izleyici için her daim ortalık yerde bırakırlar. Öznemiz Llewyn Davis oluyor burada.
Evet, Justin Timberlake'in hayat verdiği Jim ve Carey Mulligan'ın canlandırdığı Jean ya da biraderlerin olmazsa olması John Goodman'ın bedeninde can bulan Roland Turner gibi renkli karakterlerle bezeli de olsa bu isimler arka planda Llewyn'in bir başınalığına, çaresizliğine ve meteliksizliğine karşı birer saygı duruşu gibiler.
Başladığım yere dönecek olursam, filmin henüz ilk sahnesiyle içe işleyip izleyiciyi yakaladığının altını önemle çizmek gerekiyor. Biraderlerin hemen hemen tüm işlerinde karşımıza çıkan beyaz ve soluk gri ton yine bir kış hikâyesinin içine çekileceğimizin habercisi oluyor adeta. Coen'ler bu kez bizi 1960'lı yılların başına, Amerika'da her gün biraz daha sevilen halk müziği dönemine götürüp bırakıyorlar. Yetenekli fakat bir o kadar meteliğe kurşun sıkan avare hâliyle adını duyurma hayalleri peşindeki karakterimiz Llewyn Davis'in en büyük sıkıntısı kendisine şöhret basamaklarını tırmandıracak karizmadan yoksun oluşudur. Çağırıldıkça sahne aldığı müzik kulübünden cebine kalanlar soğuk havada ısınmasına yardımcı olacak bir palto almasına bile yetmediği gibi gecelerini de onun varlığından rahatsızlık duyan ve bunu belli etmekte dahi çekinmeyen "dostlarının" yanında geçirebilirse kendini şanslı saymaktadır. Oradan oraya sürüklenirken sahip olduğu şey gitarı, tek dostuysa kazara kucağında buluverdiği kedidir. Jim'in ayarladığı kısa süreli bir işte kendine yer bulur ve stüdyoya girerler. Fakat önden 200$ alabilmek için stüdyo kayıtlarındaki tüm telif haklarından vazgeçer. Bu aynı zamanda stüdyoya girdiği gibi çıkması anlamına da gelmektedir. Bu andan itibaren Llewyn'in cebindeki 200$ ile yeteneğinin peşinde sürüklendiği ve kalıcı bir iş bulma umuduyla geçen bir haftalık tuhaf yolculuklar silsilesi bekler izleyiciyi.
Inside Llewyn Davis'te abartıya pek fazla kaçılmamış, sade bir anlatım göze çarpıyor. Yalnız ağır ilerleyen, içerdiği müzikler kadar indie ruhu taşıyan ve neredeyse her anı bu müziklerle bezenmiş olan böylesi bir yol filminin pek çokları tarafından sıkıcı bulunabileceği de bir gerçek. Fakat zaten kendi izleyici kitlelerini oluşturmuş iki yönetmen/senaristten bahsediyoruz. Hâl böyleyken biraderlerin filmlerinin anaakım sinema izleyicisi için fazla iyi kaçacağını söylemek abes kaçmaz sanırım.
Filmle ilgili belirtilmesi gereken bir diğer önemli husus da filmdeki parçaların tamamının çekimler sırasında canlı olarak kayıt altına alınmış oluşu olsa gerek. Amelie, Dark Shadows ve Harry Potter and the Half-Blood Prince'deki sanatı ile gözlerimizin pasını silen Bruno Delbonnel'in muazzam sinematografisi ile birleşen şarkılar içimize kar tanelerinin ve kırağı kaplı araç camlarının süzgecinden geçerek işliyor. Inside Llewyn Davis indie/folk severleri tam kalbinden yakalayabilecek kadar iyi işlenmiş, çok sevdiğiniz bir albümün bünyede bıraktığı defalarca dinleme arzusunu bir film için hissetmeye vesile olabilecek bir yapım.
"As beni, oh, as beni... Sonuçta ölüp gitmiş olurum... Asılmanın pek önemi yok da, toprağın altında yatmak onca zaman, zavallı çocuğum... Ah, gezmedik yerini bırakmadım şu dünyanın..."
Öylesine örtüşüyor ki Llewyn'in öyküsünden dilimize çalınan bölümle... En nihayetinde mutlu son yoktur diyor Coen'ler. Arayın ama umut etmeyin! Nihayetinde her öykünün ucu açık kalmalı. Toprağın altındakiler kadar üstündekiler için bile...
Mutlu olduğunu sanıyoruz herkesin. Her gün sokakta yanımızdan geçen onyüzmilyonbin kişinin bir "hayat" sahibi olduğunu sanıyoruz, fakat esasen öyle mi? Göründüğümüz gibi de olamıyoruz, olduğumuz gibi de görünemiyoruz. İçimizdeki sıkıntıyı yüzümüze konduracağımız anlık ve sahte bir tebessümle savuşturuyoruz ama gerçeği yalnız biz biliyoruz.
Her kaybın ardından bir şeyler yazma zorunluluğu hissetme kaygısı değil benimkisi. Robin Williams'ın bu dünyadan göçmesi demek aslında çok şey demek benim için. Bugün bir hayal gücüm varsa mesela Alan Parrish olmadan hep bir yanı eksik kalırdı. Dayatılana karşı çıkmamız, tekdüzelikten sıyrılabiliyor oluşumuz biraz da Ölü Ozanlar Derneği'nin birer üyesi olmamızdan geliyor. Her filmiyle farklı bir yönümüze seviye atlatmış biri Robin Williams.
Yağmurlu bir Antalya gününde, çocuk hâlimize bakmadan Kaleiçi'nin dar sokaklarında kaybolma pahasına, bugün alışveriş merkezlerinin cıvıltılı dünyasına yenik düşüp kedilere evsahipliği yapan Oscar Sineması'nın dip dibe koltuklarına gömülüp ağzımın suyu aka aka izlediğim Jumanji'ye bugün koleksiyonumun en değerli rafında yer verişim haybeye değil.
Ölümü konduramadığınız kimseler vardır. Siz görmeseniz de hep orada olacağını düşündüğünüz kimseler.. Dün onlardan biri daha gitti; What Dreams May Come'da olduğu gibi kim bilir kimin peşinden..
Yüzüme kondurduğun her gülümseme için sonsuz teşekkürler My Captain.
Meğer başbakanı başbakanlıktan etmenin yegâne yolu yine başbakanın kendisinden geçiyormuş. Biz bunu niye düşünemedik?
Abdullah Gül'ün geride kalan 7 senede başbakandan geçen boş kağıtları bile imzasız bırakmadığını düşünürsek pek de değişen bir şey olmayacak zaten. Yedi senedir cumhurbaşkanı değil miydi zaten?
Malûmu
ilân ettik, he, tamam; zâlimi alkışlayacak değilim. De... Şurada burada
mütemadiyen beliren ve tercihini "sandığa gitmeme" yönünde kullanma
yolunu seçmişleri itibarsızlaştırma çabası içindekileri ne yapacağız? He
abicim, bizler "oturduğumuz yerden" ahkâm kesmekle uğraşırken, sen - ki
internet ortamında dahi karşına çıkan alâkalı alâkasız her ankette oy
kullanma mecburiyeti hissetmediğini sanmıyorum - pazar pazar kalkıp 100
metre ötedeki okuluna gidip, yüzünde bir gurur ifadesiyle zarfını
parmaklarının arasından kaydırarak ülkeni bambaşka bir yer hâline
getirdin; kutlarım!
Ha, şunu belirteyim yalnız; hani söz konusu
tablo "en çok boykotçuların" eseri ya; kâtile göz yumanların, zûlme
ortak olanların, cinsiyetçi, mezhepçi ve ırkçı kitlelerin, ana
yuhalatanların, kıç kıllarının, çocuktan terörist yaratanların yanında
kendine yer bulanların, doğa yağmacılarını kucaklayanların ve daha
birçoklarının memleketi bilfiil işgal ettiği yerde "boykotçular" çok
masum kalıyor be arkadaşım.
Seçmenin hatrı sayılır bölümü bugün
sandığa gitmemeyi, bir başka deyişle muhalefet partileri tarafından
"aptal yerine" konmamayı seçmiştir. Çünkü bana kalırsa partilerin
yapmaya çalıştığı şey, özellikle CHP kanadında, tam olarak buydu.
Önünüze seçeneklerle geldiklerinde, zira aralarında inandığınız bir tane
yoksa, "sevmedikleriniz arasından en az sevmediğinizi" tercih
etmezsiniz. Kimsenin, inanmadığı değerleri temsil edenler arasından "en
az tercih edilebilir" olanını tercih etmek gibi bir zorunluluğu olamaz
canım kardeşim benim. Yenilgiye uğramaktan nevriniz döndü biliyorum ama
bir öfkeyle kalkıp "suçlu" yaftasını yapıştıracağınız alın
"boykotçuların" alınları olmasın. "It does not make any sense" bir
bakıma... Ha, bu kadar laf etmişken öfkenizi kusabileceğiniz birkaç
hedef göstermek gibi bir iyilik yapabilirim size: Bu noktada
gözlerinizi, dilimizden düşürmediğimiz barış ve özgürlük hedefleri için
sahip olduğu değerlerden sapan, ittifakı yanlış yerde bulan ve sırtını
ne yazık ki "ılımlı İslâm"a dayayan ana muhalefete çevirebilirsiniz,
inandığı doğrulara sırtını dönmemeyi "tercih etmişlere" değil.. Hem
belki muhalefetin başındaki isimleri istifaya zorlarsınız da tekrar
barışırız. Olmaz mı?
Soma... Beni büyük hâyâl kırıklığına uğrattın Soma..