İçim Rahat

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:03

0

Futbol öyle bir tutku ki taraftarı olduğunuz takım bir maç kazanır ve o andan itibaren ne iş yerindeki problemleriniz, ne geleceğe yönelik kaygılarınız, ne de yalnızlığınız kalır geriye.. Beklenmedik bir anda bir kahraman sahne alır ve en büyük rakibinizin filelerine gönderdiği füzenin yarattığı rüzgâr tüm derdi tasayı da alır beraberinde götürür.

Düşünüyorum da şu hayatı çekilebilir kılan nadir şeylerin başında Galatasaray geliyor. Sürekli sırtımı sıvazlayan sarı-kırmızı bir tatlı belam var.. Varsın kötü günleri de olsun; bir daha ses edersem ne olayım..

Inside Llewyn Davis

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:10

0

Hang me, oh hang me
I'll be dead and gone
Wouldn't mind the hanging
But the layin' in a grave so long, poor boy
I been all around this world

 Hayata bir dalından tutunabilmek büyük maharet de eninde sonunda, öyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde bir gün takatinin kalmayacağını ve düşeceğini bilmek; tüm bu süre zarfında yaşamın sillesini yemek, nihayetini bile bile debelenmek, tüm varoluşsal sıkıntılara göğüs germek - ya da germemek - aklın alacağı şey değil. Almıyor da zaten.. Koca dünya dar gelir de, toprak altına sığamayacak olmak bir başka koyar insana. Sahi ölmek sorun değil de, toprak altında öylece yatakalmak sonsuz zaman boyunca... Düşün dur artık o vakit gelene kadar. Sonra ona da zaman kalmayacak ya..

Henüz açılış sekansında o büyülü sesiyle can verdiği Hang Me parçasıyla kalan dakikalarda hangi duygular arasında geçiş yaşayacağımızın ipucunu az çok veriyor Oscar Isaac. Robin Hood ve Drive gibi filmlerde arka plan rollerdeki başarısıyla dikkat çeken Isaac sonunda hak edilmiş bir başrol ile oyunculuğunu farklı bir seviyeye taşımayı başarmış olsa da film boyunca öyle bir solo resitali veriyor ki müzisyen kimliği ile de "ben buradayım" mesajı bırakıyor.
Inside Llewyn Davis'de bir Coen biraderler (Joel & Ethan) filminde karşılaşabileceğiniz her şey mevcut: Kameranın çevresinden hiç eksik olmadığı zavallı bir karakter, absurd bir mizahla harmanlanmış hüzün, hâliyle kış ve alabildiğine beyaz bir çevre.. Biraderler sinema çizgilerini her daim basmakalıp öğelerin dışında tutmayı tercih edip, öykülerini sıradışı bir çerçeveye oturtmuşlardır. Konu aldıkları olaylar her an her yerde karşımıza çıkabilecekler olaylar olmadığı gibi bunun yanı sıra zamandan da bağımsızdırlar. Buradan çıkarımla Coen'lerin dünyalarını hangi zaman dilimi üzerine oturturlarsa oturtsunlar, hayatın sillesini ağzına ağzına vurduğu bir karakteri kara mizahı ve hüznü eksik etmeden izleyici için her daim ortalık yerde bırakırlar. Öznemiz Llewyn Davis oluyor burada.

Evet, Justin Timberlake'in hayat verdiği Jim ve Carey Mulligan'ın canlandırdığı Jean ya da biraderlerin olmazsa olması John Goodman'ın bedeninde can bulan Roland Turner gibi renkli karakterlerle bezeli de olsa bu isimler arka planda Llewyn'in bir başınalığına, çaresizliğine ve meteliksizliğine karşı birer saygı duruşu gibiler.
Başladığım yere dönecek olursam, filmin henüz ilk sahnesiyle içe işleyip izleyiciyi yakaladığının altını önemle çizmek gerekiyor. Biraderlerin hemen hemen tüm işlerinde karşımıza çıkan beyaz ve soluk gri ton yine bir kış hikâyesinin içine çekileceğimizin habercisi oluyor adeta. Coen'ler bu kez bizi 1960'lı yılların başına, Amerika'da her gün biraz daha sevilen halk müziği dönemine götürüp bırakıyorlar. Yetenekli fakat bir o kadar meteliğe kurşun sıkan avare hâliyle adını duyurma hayalleri peşindeki karakterimiz Llewyn Davis'in en büyük sıkıntısı kendisine şöhret basamaklarını tırmandıracak karizmadan yoksun oluşudur. Çağırıldıkça sahne aldığı müzik kulübünden cebine kalanlar soğuk havada ısınmasına yardımcı olacak bir palto almasına bile yetmediği gibi gecelerini de onun varlığından rahatsızlık duyan ve bunu belli etmekte dahi çekinmeyen "dostlarının" yanında geçirebilirse kendini şanslı saymaktadır. Oradan oraya sürüklenirken sahip olduğu şey gitarı, tek dostuysa kazara kucağında buluverdiği kedidir. Jim'in ayarladığı kısa süreli bir işte kendine yer bulur ve stüdyoya girerler. Fakat önden 200$ alabilmek için stüdyo kayıtlarındaki tüm telif haklarından vazgeçer. Bu aynı zamanda stüdyoya girdiği gibi çıkması anlamına da gelmektedir. Bu andan itibaren Llewyn'in cebindeki 200$ ile yeteneğinin peşinde sürüklendiği ve kalıcı bir iş bulma umuduyla geçen bir haftalık tuhaf yolculuklar silsilesi bekler izleyiciyi.
Inside Llewyn Davis'te abartıya pek fazla kaçılmamış, sade bir anlatım göze çarpıyor. Yalnız ağır ilerleyen, içerdiği müzikler kadar indie ruhu taşıyan ve neredeyse her anı bu müziklerle bezenmiş olan böylesi bir yol filminin pek çokları tarafından sıkıcı bulunabileceği de bir gerçek. Fakat zaten kendi izleyici kitlelerini oluşturmuş iki yönetmen/senaristten bahsediyoruz. Hâl böyleyken biraderlerin filmlerinin anaakım sinema izleyicisi için fazla iyi kaçacağını söylemek abes kaçmaz sanırım.

Filmle ilgili belirtilmesi gereken bir diğer önemli husus da filmdeki parçaların tamamının çekimler sırasında canlı olarak kayıt altına alınmış oluşu olsa gerek. Amelie, Dark Shadows ve Harry Potter and the Half-Blood Prince'deki sanatı ile gözlerimizin pasını silen Bruno Delbonnel'in muazzam sinematografisi ile birleşen şarkılar içimize kar tanelerinin ve kırağı kaplı araç camlarının süzgecinden geçerek işliyor. Inside Llewyn Davis indie/folk severleri tam kalbinden yakalayabilecek kadar iyi işlenmiş, çok sevdiğiniz bir albümün bünyede bıraktığı defalarca dinleme arzusunu bir film için hissetmeye vesile olabilecek bir yapım.
"As beni, oh, as beni... Sonuçta ölüp gitmiş olurum... Asılmanın pek önemi yok da, toprağın altında yatmak onca zaman, zavallı çocuğum... Ah, gezmedik yerini bırakmadım şu dünyanın..."
Öylesine örtüşüyor ki Llewyn'in öyküsünden dilimize çalınan bölümle... En nihayetinde mutlu son yoktur diyor Coen'ler. Arayın ama umut etmeyin! Nihayetinde her öykünün ucu açık kalmalı. Toprağın altındakiler kadar üstündekiler için bile...

Farewell My Captain

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 18:21

0

Mutlu olduğunu sanıyoruz herkesin. Her gün sokakta yanımızdan geçen onyüzmilyonbin kişinin bir "hayat" sahibi olduğunu sanıyoruz, fakat esasen öyle mi? Göründüğümüz gibi de olamıyoruz, olduğumuz gibi de görünemiyoruz. İçimizdeki sıkıntıyı yüzümüze konduracağımız anlık ve sahte bir tebessümle savuşturuyoruz ama gerçeği yalnız biz biliyoruz.

Her kaybın ardından bir şeyler yazma zorunluluğu hissetme kaygısı değil benimkisi. Robin Williams'ın bu dünyadan göçmesi demek aslında çok şey demek benim için. Bugün bir hayal gücüm varsa mesela Alan Parrish olmadan hep bir yanı eksik kalırdı. Dayatılana karşı çıkmamız, tekdüzelikten sıyrılabiliyor oluşumuz biraz da Ölü Ozanlar Derneği'nin birer üyesi olmamızdan geliyor. Her filmiyle farklı bir yönümüze seviye atlatmış biri Robin Williams.

Yağmurlu bir Antalya gününde, çocuk hâlimize bakmadan Kaleiçi'nin dar sokaklarında kaybolma pahasına, bugün alışveriş merkezlerinin cıvıltılı dünyasına yenik düşüp kedilere evsahipliği yapan Oscar Sineması'nın dip dibe koltuklarına gömülüp ağzımın suyu aka aka izlediğim Jumanji'ye bugün koleksiyonumun en değerli rafında yer verişim haybeye değil.

Ölümü konduramadığınız kimseler vardır. Siz görmeseniz de hep orada olacağını düşündüğünüz kimseler.. Dün onlardan biri daha gitti; What Dreams May Come'da olduğu gibi kim bilir kimin peşinden..

Yüzüme kondurduğun her gülümseme için sonsuz teşekkürler My Captain.

Pazartesi Notları #140

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:09

0

  • Meğer başbakanı başbakanlıktan etmenin yegâne yolu yine başbakanın kendisinden geçiyormuş. Biz bunu niye düşünemedik?
  • Abdullah Gül'ün geride kalan 7 senede başbakandan geçen boş kağıtları bile imzasız bırakmadığını düşünürsek pek de değişen bir şey olmayacak zaten. Yedi senedir cumhurbaşkanı değil miydi zaten?
  • Malûmu ilân ettik, he, tamam; zâlimi alkışlayacak değilim. De... Şurada burada mütemadiyen beliren ve tercihini "sandığa gitmeme" yönünde kullanma yolunu seçmişleri itibarsızlaştırma çabası içindekileri ne yapacağız? He abicim, bizler "oturduğumuz yerden" ahkâm kesmekle uğraşırken, sen - ki internet ortamında dahi karşına çıkan alâkalı alâkasız her ankette oy kullanma mecburiyeti hissetmediğini sanmıyorum - pazar pazar kalkıp 100 metre ötedeki okuluna gidip, yüzünde bir gurur ifadesiyle zarfını parmaklarının arasından kaydırarak ülkeni bambaşka bir yer hâline getirdin; kutlarım!
    Ha, şunu belirteyim yalnız; hani söz konusu tablo "en çok boykotçuların" eseri ya; kâtile göz yumanların, zûlme ortak olanların, cinsiyetçi, mezhepçi ve ırkçı kitlelerin, ana yuhalatanların, kıç kıllarının, çocuktan terörist yaratanların yanında kendine yer bulanların, doğa yağmacılarını kucaklayanların ve daha birçoklarının memleketi bilfiil işgal ettiği yerde "boykotçular" çok masum kalıyor be arkadaşım.
    Seçmenin hatrı sayılır bölümü bugün sandığa gitmemeyi, bir başka deyişle muhalefet partileri tarafından "aptal yerine" konmamayı seçmiştir. Çünkü bana kalırsa partilerin yapmaya çalıştığı şey, özellikle CHP kanadında, tam olarak buydu. Önünüze seçeneklerle geldiklerinde, zira aralarında inandığınız bir tane yoksa, "sevmedikleriniz arasından en az sevmediğinizi" tercih etmezsiniz. Kimsenin, inanmadığı değerleri temsil edenler arasından "en az tercih edilebilir" olanını tercih etmek gibi bir zorunluluğu olamaz canım kardeşim benim. Yenilgiye uğramaktan nevriniz döndü biliyorum ama bir öfkeyle kalkıp "suçlu" yaftasını yapıştıracağınız alın "boykotçuların" alınları olmasın. "It does not make any sense" bir bakıma... Ha, bu kadar laf etmişken öfkenizi kusabileceğiniz birkaç hedef göstermek gibi bir iyilik yapabilirim size: Bu noktada gözlerinizi, dilimizden düşürmediğimiz barış ve özgürlük hedefleri için sahip olduğu değerlerden sapan, ittifakı yanlış yerde bulan ve sırtını ne yazık ki "ılımlı İslâm"a dayayan ana muhalefete çevirebilirsiniz, inandığı doğrulara sırtını dönmemeyi "tercih etmişlere" değil.. Hem belki muhalefetin başındaki isimleri istifaya zorlarsınız da tekrar barışırız. Olmaz mı?
  • Soma... Beni büyük hâyâl kırıklığına uğrattın Soma..

Dinlenmesi Gerekenler (60) - Bugün Ayın Işığı

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 21:53

0

Diyeceğim çok amma da,
pek kalaba yerdesin..

Pazar Akşamları

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:27

0

Kötü şiir yoktur, az Orhan Veli vardır!

Strongest of Them All

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 22:44

0


Tüm zamanların en iyisine...

Pazartesi Notları #139

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:11

1

  • Pazartesi sendromuna iyi gelmesi amacıyla ortaya çıkan bir fikir değildi Pazartesi Notları. Ama klinik deneylerce ispat edilmemiş olmasına rağmen aksi belirtilene kadar iyi geldiği gözlemlenmiştir. Doz aşımı durumunda duvara başvurunuz.
  • Üzerine zeytinyağı gezdirilmiş kızarmış ekmek gibi bir tada kolay rastlanmaz buralarda.
  • Bir süredir televizyon ve radyoda dönmekte olan "hâlden anlama" temalı Vakıfbank reklamı sizce de iktidar partisi reklamlarından hâllice olmamış mı? Subliminal subliminal döşemiş adamlar bilinçaltımıza parti propagandasını..
  • Nişantaşı Üniversitesi'nin reklam filmlerinde de bir dönemin 01 BBG Murat'ını görebilmek mümkün.
  • O değil de; Nişantaşı Üniversitesi :(
  • "Hey teacher! Leave them kids alone!"
  • demişken.. Pink Floyd yeni albümünü duyurdu.
  • Abur cubur yiyeceksem - sağlıksız beslenme konusunda üzerime yoktur - ETİ'den şaşmam. Hoşbeş gibi güzelliğe vişne (bazı yörelerde "fişne") katmışlar. Übermensch!
  • Jim Jarmusch abimizden Only Lovers Left Alive da bu haftanın önerisi olsun.
  • Sanki her hafta bir önerim varmış gibi...
  • Peh!

Pazartesi Notları #138

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:37

1

  • Dünya Kupası iyi hoş da izleyene festival hissiyatını iliklerine kadar yaşatan grup aşamasından sonrası inanılmaz resmi. Yine de seviyoruz o ayrı..
  • Rastgele gülmeye "a" harfiyle başlamadığım zaman bir şeyleri eksik hissediyorum hep.
  • Coca-Cola'nın 330ml'lik kutuları pazardan çekip, yerine 250 ml'lik kutular sürmeye başlaması da hangi aklın tezahürüdür, bilemedim. Bana kalırsa kutu meşrubatlar söz konusu olduğunda pazarda sağlam bir şamar yemek demektir bu.
  • Ramazan ayının bana kalırsa tek güzel yanı akşam saatlerinde fırınlardan yükselen pide kokusu.
  • Lipton Ice Tea kayısı ve şeftaliyi bir araya getirmiş. Denedim ve soğuk çaydan ziyade meyve suyuna benzediğine kanaat getirdim.
  • Yeni nesil Teenage Mutant Ninja Turtles'dan umutluyum ama Megan Fox'dan April O'Neal mı olur Allahsızlar!

Sad But True

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:45

0

Arkadaş yumurta değil ki birbirine vurup kırılanı çöpe atasın... Bütün arkadaşlar eşittir. Ama lise arkadaşları daha eşittir. Sanki...

Alıntı #9

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:28

0

Mülksüzler (S:50)

90'lı Yıllar #19

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:11

0

Türk popüler müziğinin 90'lı yıllarına baktığımızda şarkı/klip ekseninde akılalmaz bir dengesizlik göze çarpar. O döneme ait şarkıları bugün dahi ayıla bayıla dinlerken aynı şeyleri klipler için söyleyebilmek pek mümkün görünmüyor. Örneğin az sonra izleyeceğiniz klipte görecekleriniz şunlardan ibaret: Mirkelam'dan hâllice koşturan, Doktor Erol "Köse" Bey tarafından ağzı kapatılan ve arada bir negatifi çıkan Ragga Oktay. Şarkının harika oluşu cebimizde dursun, Türkiye'de o güne kadar pek denenmemiş bir tarzla ortaya çıkan Ragga abimizi Çokolat Kız ve Aman O ile çok sevmiştik biz. Sonraları bir GSM operatörünün reklam filmlerinde kendisine yazık etmeseydi daha iyiydi ya, neyse... Olacağı varmışsa demek...

The Boxer

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:37

0



Mutlu gibi görünen şarkılar vardır; bir zaman sonra insanın ağzına sıçar ve olaylar gelişir...

Hopeless Wanderer

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:28

0

Bir rol biçmiş tanrı herkese.

"Sen şu ol, sen bu... Sen yalnız öl, sen genç... Sen de şanslı doğ..."

Benim rolüm belli. Tanrı biliyor... Sadece o biliyor ama; ben dahi bilmiyorum. 28 senedir çözemedim bu hayattaki rolümü. Ama tanrı biliyor... Bilmeli! O her şeye muktedir!

Rolümü terk etme hakkımı da kullanabilirim pek tabii, ama bu işin kolayına kaçmak olur. Acelem yok. Bana verdiği bu esvabı giyeceğim. Oynamamı istediği oyunu oynayacağım. Mademki bana bu rezil, yırtık, toz tutmuş elbiseyi lâyık görmüş; onu geri çevirmeyeceğim. Benim rolümün bu elbise altında olması gerektiğine karar vermişse...

Ona istediğini vereceğim.

Alacağı olsun onun...

Faces of Turkey

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:05

0

Faces of Turkey from The Perennial Plate on Vimeo.

Yalnızlığın Ederi

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 21:57

0

10000$

A Song for the Birthday Boy

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:30

1


Doğum gününde mutlu olur insan. Ya da öyle olması gerektiğine inandırılmıştır. Bana sorarsan hüzünle beslenmiş günlerin en güzelidir. Bu hayatta 27'ncisi az önce bitti...

Çal keke çaaaal!

"now I'm looking for you, or anyone like you..."

Edward, but not Cullen

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:13

0

Şunun kadar güzel replik az bulunur sinema tarihinde...

Pazartesi Notları #137

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 22:22

0

  • Yazın her şey zor. Çalışmak zor, okumak zor, yürümek zor, koşmak zor... Durmak bile zor! En zoru da yazmak benim için. Havuzlardan, deniz kenarlarından fotoğraflar paylaşabilirim, altına da hayatın çok zor olduğunu söyleyip dalgamı da geçerim bir güzel. Ama yapmıyorum. Sonbaharın gelişiyle her şey tersine döner bende. Akşam erken çöker, insanlar çabuk çekilir şehirden ve sadece dalga sesleri kaplar kenti... Yazmak olacaksa melankoli de olmalı. Melankoli varsa ben de varım. I'm a melancholy man, that's what I am and I can't help it...
  • Çılgın bir projem var. Gerçekleştiği takdirde paylaşacağım. Aslında gerçekleşmediği takdirde paylaşmam daha doğru sanki, böyle deyince bilemedim birden.
  • Ben eskiden bu bloga - bu bloga değil de daha çok eski bloga - sinema üzerine yazardım. Şimdi sinemada izlediğim son filmi dahi hatırlamıyorum. The Hobbit'i izlediğimi biliyorum, sonrası meçhul...
  • DVD'ye para basmaya devam ediyorum ama onlar da sadece rafları süslüyor artık.
  • İzlediğim dizilerin neredeyse tamamı da bitmek üzere ve yeni bir diziye başlamak çok angarya geliyor.
  • Dün gece rüyamda Fatma Girik'tim. Rüyamda bile ancak Fatma Girik olabiliyorum, durumun vahametini anlamanız bakımından hani...
  • Neyse, onu bi' ara ş'aparız...

Gördüğüme Sevindim...

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 23:05

0



Tarkan'ı değil tabii ki...