Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 81

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:50

0

"Whenever I try to remember my dreams, I always turn them into stories. But dreams are like life. You can't catch it with your hands because you can't catch something you don't really see. If you believe in your dreams, you could be sure that any force, a tornado, a volcano or a typhoon, wouldn't be able to knock you out of love; because love exists on its own."
(Arizona Dream - Johnny Depp)

Yürüyelim Arkadaşlar

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:45

0

05.12.2012 // SC Braga: 1 - Galatasaray: 2

Gülmeyi unuttuğumuz anlarda, sağ olsun, Galatasaray hatırlatıyor...
Yıllar sonra... Hak ettiğimiz yerdeyiz!

Hodejegerne

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:20

0

"How much is your reputation worth?"

Komünist bir sistemde yaşamıyorsanız bu sorunun net bir cevabı yoktur. Ancak kapitalist düzenin belli başlı unvanlara ve meslek sınıflarına biçtiği bir değer mevcuttur. Net olarak bilinmese de herkesin toplum önündeki yerine, sınıfına (maalesef), meslek grubuna bakarak tahmin edilebilecek aşağı yukarı bir değeri mutlaka vardır. Gündemden hiç inmeyen bir popüler müzik performansçısının ikâmet ettiği ultra-lüks konut dikkat çekmez, çünkü o kişinin içinde bulunduğu piyasada dönen para hakkında az çok fikir sahibisinizdir. Peki ya aynı bir önceki örnekte bahsi geçen konuta bir insan kaynakları uzmanı sahipse ne düşünürsünüz? Muhtemelen yılbaşı özel ikramiyesinde şansı yaver gitmiştir. Ama yok, öyle olsa mutlaka duyardınız.

Ali Ağaoğlu'nu bile kıskançlıktan çatlatabilecek bir eve, dünyanın en güzel kadınına (huyu da güzel elbette), son model bir arabaya, erkeklerinin boy ortalaması 1,82 olan Norveç'te 1,68 boya sahip bir insan kaynakları uzmanıdır Roger Brown. Başta sorduğum soru ise film başlarken Roger'in kendisine sorduğu bir soru aslında. Bir insan kaynakları uzmanına göre fazla lüks bir hayatı vardır ve istediği/isteyebileceği her şeye sahiptir. Bu kurulu düzeni devam ettirebilmek içinse bir güvenlik şirketinde çalışan arkadaşının da yardımıyla sanat eserleri çalıp, bunları karaborsada satmaktadır. Roger'ın ederi budur işte. Bir galeri açılışında tanıştığı Clas'ı gözüne kestirir. Çünkü Clas hem çalıştığı şirketin aradığı adamdır hem de çok değerli bir tablonun sahibidir. Roger büyük vurgunu için planını incelikle yapar fakat Clas'ın geçmişine dair bilmediği pek çok gerçek aydınlandıkça kendisini hiç beklemediği bir keşmekeşin içinde bulur. Sonra... Sonrası spoiler.
Son birkaç senede Norveç sinemasının hatırı sayılır bir yükselişte olduğu su götürmez bir gerçek. Öyle ki bu ivmeyi sadece festival sineması seviyesinde görmüyoruz. Hodejegerne gibi ortalama sinema izleyicisine de hitap edebilecek; hatta bunu yaparken Hollywood'un bile dikkatini çekebilecek yapımlar da üretiyorlar. Türkiye'de 2011 yılında Kafa Avcıları olarak vizyonda kendisine yer bulan ama hak ettiği ilgiyi bir türlü çekememiş olan bu film, Norveç'te tüm zamanların en yüksek gişe oranına ulaştı. Haliyle sinemanın tekelini elinde bulunduran(!) ve ne hikmetse bu sektördeki tüm yaratıcılıklarını yitirmiş ABD'li yapımcılar ellerini çabuk tutup filmin yeniden çevrimi için tüm hakları satın aldılar. Zira son yıllarda en iyi yaptıkları iş bu: Önce Uzak Doğu pazarı, şimdilerde Kuzey Avrupa...

Dram ve kara mizah öğelerinin de yer yer zekice yedirildiği film, geniş çerçeveden bakıldığında daha çok gerilim temasını ön plâna çıkarıyor. Sağlam senaryosunun yanı sıra ustalıkla işlenmiş kurgusu sayesinde seyircide her dakika farklı bir merak duygusu uyandırıyor ve filmin sonuna kadar karakterler hakkında kesin bir yargıya varılamıyor. Özellikle aklımda kalan iki sahne var ki uzun zamandır izlediğim pek çok filmde böylesine gerildiğimi, bir an önce sonuçlansın istediğimi hatırlamıyorum. Bunda tabii ki en büyük pay harika ama kesinlikle abartıya kaçmayan oyunculuğuyla Aksel Hennie'ye ait. Nihayetinde tüm doneleri üst üste koyup topladığımızda elimizde saplantılara, korkulara, hırsa ve aşka dair başarılı bir gerilim filmi buluyoruz.

Alıntı #4

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:00

0

Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği (S: 83)

Pazartesi Notları #120

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:30

0

  • Öyle sanıyorum ki eğitim sistemimizin tek sorunu kılık kıyafetmiş. Her gün aynı kıyafeti giymek zorunda kalacak çocuğun yaşayacağı psikolojik travmanın hesabını bu düzenlemeyi yapanların düşünebilecek kalibrede olduklarını sanmıyorum zaten. Okul çağındaki çocukların bedeni üzerinden siyaset yapmak; bu siyaseti "vücut hatlarını belli eden şort, tayt gibi kıyafetler ile diz üstü etek, derin yırtmaçlı etek, kısa pantolon, kolsuz tişört ve kolsuz gömlek giyilmeyecek." gibi mide bulandırıcı bir madde ile yapmak düşünme yetilerinin ne üzerine çalıştığını göstermiyor mu? Düzenlemenin açıklamasını okuduğunuzda görüyorsunuz ki yasak olan her şey kız öğrencilere yasak. Off ulan off!
  • Gün geçmiyor ki ülkede yeni suni gündem patlak vermesin. Patriotları gündemden düşürmenin en güzel yolu tabii ki başbakanın dikkatleri bir TV dizisine çekmesinden geçer. Yani dünyanın başka hangi ülkesinde bir başbakanın çıkıp da TV dizisi eleştirdiğini, hatta yetkilileri gereğini yapmaya davet ettiğini görebilirsiniz! Ecdadı 30 yılını seferde geçirmiş de falan da filan da... Amerika'daki hocasına göre ise bu rakam 44. Ama tarihçilere sorarsanız size doğru sayıyı veriyorlar: 8 sene! Aslında bunlara takılmamak lazım. Dizinin adı bile Aşk-ı Derûn iken kime neyi anlatıyoruz ki? Adamlar basbayağı haşmetli(!) padişahın saray içindeki yaşamını konu almışlar ve bunu da dizinin adında belirtmişler. İzlememek gibi bir seçenek varken - ki göz ucuyla baktığını dahi düşünmüyorum - "beğenmedim, değiştirin" demek ancak Türkiye Cumhuriyeti başbakanına yakışır zaten. O Patriotları da koyuyorlar ya, birileri Ahmet Davutoğlu'na söylesin de artık ağlamasın bir zahmet.
  • Çocukluğumda bir meyvenin çekirdeğini yutarsam o meyvenin içimde filizleneceğine inanırdım. Siz inanmaz mıydınız?
  • Her sene olduğu gibi bu sene de pek çok yabancı diziyi biriktirerek izliyorum. Hafta hafta beklemek bir hayli sancılı oluyor. Hiçbir dizi Lost kadar bekletmedi o ayrı.
  • Six Feet Under, kanımca HÂLÂ gelmiş geçmiş en iyi dizi. Ülkemizde DVD'sinin bulunamıyor oluşu ise can sıkıcı.
  • The Hobbit: An Unexpected Journey için geri sayım devam ediyor: 10 gün!
  • Hayranı olduğum Starsailor'un solisti James Walsh eylül ayında çıkardığı Lullaby isimli solo albümünü 17 Ocak 2013'de Babylon'da canlı canlı seslendirecek. Not edilecek, et!
  • catwalkman.blogspot.com Güzel blog. Harika bir müzik zevki.
  • Geçtiğimiz hafta okuduğum bir habere göre bundan sonra orduda eşcinsel olmak en büyük suç kabul edilecekmiş ve eşcinsel olduğu tespit edilen subaylar görevlerinden azledileceklermiş. Adam öldürmenin şeref sayıldığı bir kurumda en büyük suçun eşcinsellik kabul edilmesi de eşcinsellerin gururu olsun.
  • Son zamanlarda Facebook'ta yayınlanan hemen hemen her şiirin altında Can Yücel imzası görüyorum. Üstelik bu şiirlerin büyük bir çoğunluğu Can Yücel'e ait değil. Her ortamda dobralığıyla hatırlanan büyük şair bugünleri görse cevabı çok net ve ağır olurdu.
  • Pazardan pazara NTV'de Refika Birgül'ü kaçırmayın derim.
  • "Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?
    Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.
    Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
    yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu
    öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.
    Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.
    Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,
    -deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
    denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük
    bir boşluk bırakıp sonra da arkasında
    kalktı.
    Biz işte o zaman gördük onu
    ve çekilen denizi.
    O zaman çıktık kendimizden.
    Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök."


    İlhan BERK

Acılarımız Hayrolsun

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:32

0

Postanedeki işimi hallettikten sonra hızla geçtim caddeyi. Ayaklarımdaki ağrıdan değil ama biraz da aceleden sağdaki ilk sokağa girdim. Eğer ki bir yere kestirmeden ulaşmaksa hedefiniz bu dar yollar her zaman işe yarar. Hayatın kendisine de kestirmedir aslında sokaklar. Yaşamın belli başlı temel kurallarını her insan çocukluğunda sokakta öğrenmiştir. Neyse, sokaklar her halükârda iyidir ve benim anlatacağım şey sokakların iyiliği değil.

Çocukluğumdan kalma bir manzara vardı karşımda. Taşlardan yapılma iki kale ve arabanın altına kaçmış bir topu tekmeleriyle çıkarmaya çalışan ufaklıklar. Bir tanesi kenarda oturmuş; ağlıyor. Top sahibi oynamasına izin vermediği için değil pek tabii. Nihayetinde bir çocuk ancak "düşmek" fiili vuku bulduğunda ağlar; ya annesine güç bela aldırdığı dondurması düşecektir yere ya da kendisi. Sağ dizinden akan kan yeni olduğu her halinden belli olan ayakkabısını kırmızıya boyamış. Arkadaşları arabanın altından çıkardıkları topla çoktan hayallerinin peşinde koşturmaya başlamışlar. Yalnızlık zor zanaat. Hele hele çocuksanız daha da zor.

Fiziksel acı insanı ancak çocukken ağlatabiliyor. Yaklaşık 4 sene evvel (vay arkadaş, o kadar olmuş mu) sol köprücük kemiğimi kırdığımda farkına vardım bu durumun. Bugüne değin fiziksel olarak hissettiğim en yoğun acıydı ve ben ağlamamıştım. Ağlamak istemiştim ama yapamamıştım. Yaşı ilerledikçe insan anlıyor ki onu artık sadece ruhsal acılar ağlatabiliyor. Pirinç tanelerini kıskanıyorum bazen. Bir eleğin içinde kötü olanlarından ayrılabiliyorlar ve ortaya kusursuz bir pilav çıkıyor. İnsanlar için de bir elek olmaması büyük kayıp bence. Düşünsenize canımız istediğinde giriyoruz içine ve puf(!); diğer tarafa gereksiz acılarımızdan arınarak bambaşka bir şekilde geçiyoruz.

"Puf" ne lan!

Just for a While..

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:42

0



"...
 Hold me in your thoughts, take me to your dreams
touch me as i fall into view
when the winter comes keep the fires lit
and I will be right next to you

Keep me in your heart..."

Pazartesi Notları #119

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:15

0

  • Bir itirafla başlayalım: İnternet ortamında kullanmakta olduğum nick kabul ediyorum ki ergenlikten kalma ve sırf sürekliliği bozmamak adına değiştiremiyorum. Tanıyan az buçuk insan bu kullanıcı adı ile tanıdı beni. Yine de bir yerlerde "morannon" ya da "osgiliath" gibi kullanıcı adlarını görürseniz, onlar da ben olabilirim. Olmama ihtimalim de az değil.
  • Eskiden Blogger hep dutluktu. Farklı bir büyüsü vardı işte. Güzel insanların evi gibiydi. Özellikle birkaç sene öncesine kadar Blogger'da bulunmaktan büyük keyif aldığımı hatırlıyorum. Birçok da arkadaş edindim ama ben onları pek çoklarının gördüğü gibi "sanal arkadaş" olarak görmeyi yok sayıyorum. Gündelik yaşantımızda gittiğimiz okulların, çalıştığımız iş yerlerinin,yaşadığımız mahallenin bizlere dayattığı zorunlu arkadaşlıklardan çok daha fazlasını verdiğini düşünüyorum ben. Sormazsınız ya, "neden" sorusuna da cevap vereyim. Şöyle ki; burada siz bir ilgi alanı yaratıyorsunuz ve sizin kim olduğunuza dair zerre fikri olmayan insanlar yaratmış olduğunuz alan dolayısıyla sizinle iletişime geçiyor. Herhangi bir zorunluluk yok yani ortada. Demem o ki; pek çok Blogger bir vakit bana çok büyük iyilik etti farkında olmadan. Şimdi o güzel Blogger'lar o çirkin Tumblr'lara binip gittiler... Çok ayıp ettiler!
  • Hayatı Holden Caulfield tadında yaşamak istiyorum. Fakat istemek hiçbir şeydir, biliyorum; harekete geçmek her şey.
  • Yıl olmuş neredeyse 2013, Çelik bile değişmişken bir türlü değişemeyen o kadar insan var ki. Çelik'in değişmesini de ağza çok sakız ettik, farkında değilim sanmayın.
  • Özel bir havayolu şirketinin "Kızınızın ismini en yeni uçağımıza verelim" gibi aşırı seksist ve aynı oranda iğrenç bir kampanyası var. Sanıyorum yeni uçağın halk arasında yaygın olarak kullanılan "kız gibi" sıfatına layık olduğunu düşündükleri için bu yolu seçmişler.
  • Bazen hiç mutlu olamayacağınızı hissettiğinizde öyle bir an geliyor ki duygularınız 180 derece değişebiliyor. Geçtiğimiz hafta sonu Felipe Melo'nun son dakikada kurtardığı penaltı da böyle anlardan biri işte. Galatasaray da olmasa 'umut' ve 'mutluluk' kelimelerinin anlamı için sözlüğe bakardık pek çoğumuz.
  • Hükümet CERN'den elini ayağını çekmeye karar vermiş. Bilime yatırım yapana kadar diyanete milyarlar harcarız, değil mi ama!
  • Tekrar izlemek lazım: Los lunes al sol (Güneşli Pazartesiler). Hatta abartıp hayatımızın filmi yapmalıyız birçoğumuz.
  • Bu haftayı da Özdemir Asaf ile kapatalım; sağlıcakla:

    "Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
    inanırdım saadetli yolculuklara;
    adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz
    Bütün hızımla koşardım dalgalara
    o zaman beni görseydiniz...

    Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
    beni o zaman görseydiniz
    siz de gelirdiniz peşimden

    Ama şimdi şu akşam saatinde
    son liman kendim, bu döndüğüm;
    bilmiş, bulmuş, anlamış
    hatırımda, bir vakitler güldüğüm
    yoluna can serdiğim o kaçış

    Şimdi, şu akşam saatinde
    dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış
    denizlerin doymayan sahilinde."

Alıntı #3

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:46

0

Dövüş Kulübü (S: 28)

Yağmur

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:45

0


Not et! Yağmurlu bir gecede şehirler arası bir yolculuğa çıkmadan evvel çantaya atılacak bir Bülent Ortaçgil şarkısı her şeyi daha güzel kılar. Yağmur iyidir...

Her şey olur,
her şey büyür,
her şey geçer,
hayat kalır...

Uyanmak Gerek

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:30

0


Dünya zalimin, zenginin olsun
Cehennem kötünün, cennet iyinin olsun
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
sevgili bizim olsun, canı canımız olsun.

90'lı Yıllar #17

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 02:00

0

"Dön Bak Ayna'ya" belki harçlıklarımdan ayırıp satın aldığım ilk albüm değildi ama çok rahatlıkla söyleyebiliyorum ki dinlemekten en çok eskittiklerimden biriydi. Ortaokulda olmalıyım o yıllarda... Yaşıtlarımın durumu neydi bilemiyorum tabii ama o vakte kadar aşk kelimesinin lugatımda yeri olmamıştı. Haliyle her türlü entrika ve sevda masalının kendine kurulacak bir köşe bulduğu şarkılara kendimi nasıl kaptırıyordum, hâlâ hatırladıkça şaşar kalırım. Bilimadamlarını geç de olsa bu durumu araştırmaya çağırıyorum.

Bu yazının öznesi olan şarkının klibiyle başladı tabii benim Ayna'ya olan hayranlığım. Kral TV'nin arabeskin dibine vurmadığı, mütemadiyen (bu kelimeyi de öyle bir seviyorum ki) popüler Türk müziğinden seçkiler sunduğu yıllardı. Uzatmayayım, "VJ Bülent'li yıllar" desem 'şıp' diye hatırlarsınız aslında.

Neyse... Açıkçası şarkı da klip de beni can evimden yakalamıştı. Şarkının ve özellikle sözlerin neden bu kadar etkilediğini anlamadığımı başta da belirtmiştim ama özellikle gazetelerin üçüncü sayfasından arak bir senaryoyla karşımıza çıkan klibi sahne sahne ezberleyecek noktaya gelmiş olduğumu da şimdi öğreniyorsunuz. Yıllar geçtiktan sonra anlıyorum ki güfte konusunda hakikaten başarılı olan bir şarkının böylesine alakasız bir kliple pazarlanması büyük hata. "90'lı yıllar geçiş dönemiydi" derler ya, bok yemişler afedersiniz. Klipleri atın bir kenara, o yıllar Türk popüler müziğindeki gerek güfte gerekse beste kalitesini günümüz popüler müziğinde bulmak mümkün değil.

Hani yaşımız kemâle erdi... Şarkılarda ilk aradığımız şey müzik değil artık. Satır satır seçiyoruz şarkılarımızı. Kendimizden, yaşanmışlıklarımızdan bir şeyler bulamazsak sahiplenemiyoruz eskisi gibi. Albümün üzerinden geçen 14 senenin ardından rahatlıkla söyleyebiliyorum ki Sen Unutma Beni bana ilk günkünden daha az haz ve duygu yoğunluğu vermiyor. Belki de duygusal gelişimime ciddi ölçüde katkı sağlayan bir ayna oldu. Ayna'ya selam olsun...
-------
Pek çoğumuz "Ayna'daki kel adam" olarak tanıdık Cemil Özeren'i. Hatta 2 gün önceki vefat haberine kadar büyük bir çoğunluk için hâlâ öyleydi. 2012, çocukluğuma ait çok fazla şeyi ve insanı kaybettiğim bir yıl oldu/oluyor. Büyüyoruz... Büyüdükçe etrafımızdaki güzellikler azalıyor. Bir zamanlar bizi mutlu etmeye yeten ufak tefek detaylar bile hatırladıkça can sıkmaya başlıyor. Ve neyi anlıyorum biliyor musunuz? Anılar hiçbir işe yaramıyor!

Öncesi ve Sonrası

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:10

0


Soldaki fotoğraf Hakan Şükür milletvekili seçilmeden öncesine ait; sağdakiyse seçildikten sonrasına... Bilimadamları midenin sindiremeyeceği tek maddenin elmas olduğunu söyler. Yalan!

Sinnerman

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:33

0



"Günahkâr adam, günahkâr adam... Nereye kaçacaksın o gün geldiğinde?"

Pazartesi Notları #118

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:30

3

  • 348 günlük bir aranın ardından kim, neden, nasıl dürttüyse yeniden pazartesinden pazartesiye mırıldanmaya karar verdim. Kim bilir, belki de hiçbir zaman bırakmamıştım.
  • George R.R. Martin imzalı Buz ve Ateşin Şarkısı serisini okuyorum bir süredir. Daha popüler adıyla Taht Oyunları olarak bilinen eser hani... Pek çok dizi/film-kitap uyarlaması gördüm ama esere bu denli sadık kalındığına ilk kez tanıklık ediyorum. Bununla birlikte okurken yazarın hayal gücüne ve yarattığı evrene hayran olmamak elde değil. Müthiş bir hikâye olmasının yanında anlatım dilinin biraz daha yetkin olmasını dilerdim.
  • Bu arada kitapları Türkçe'ye Sibel Alaş çeviriyor. Hani 90'lı yıllar Türk pop müziğinin emekçilerinden Sibel Alaş...
  • 90'lı yıllar Türk pop müziğinden bahsetmişken... Çokça zamandır alayla bahsedilen o dönem pop müziğini özlemediğimi söylesem yalan söylemiş olurum. Ayrı bir havası, ayrı bir tadı vardı. Yok muydu? Bugün bir Hakan Peker yok. Kenan Doğulu'dan yığınla var belki ama bir Bora Öztoprak hiç yok.
  • Göksel Baktagir... İtinayla dinleyiniz.
  • Siz siz olun son dönem popüler bir Türk filminin gazına gelip sevdiceğinize "Evimsin" gibi bir hitapta bulunmayın. Hiç hoş duruyor mu Allaseniz?
  • The Hobbit: An Unexpected Journey'nin vizyona girmesine artık bir aydan çok daha az bir süre kaldı. Yüzüklerin Efendisi'ni üçleme haline getirme riskine kılı kırk yararak giren New Line Cinema filmlerin gişedeki başarısından güç almış olacak ki hepi topu 350 sayfalık bir kitaptan üçleme çıkarmayı başardı. Her ne kadar Peter Jackson'ın işin altından başarıyla kalkacağına inanıyor olsam da sırf parasal kaygılardan dolayı böyle bir şeye soyunması pek hoşuma gitmedi açıkçası. Ha bir de, n'olur bu filme giderken Yüzüklerin Efendisi gibi bir başyapıt göreceğiniz umuduyla gitmeyin. Tamam, konusu itibariyle Yüzüklerin Efendisi'ne hazırlık gibi görülebilir ama her şeyden önce Tolkien'in çocukları için yazdığı bir masal bu.
  • Geçmişle yaşamaya bayılan bir toplumuz. Fi tarihindeki o güzel şairlerimizden neden artık yok mesela.
  • Her haftayı bir şairle, ilk haftayı da Turgut Uyar'la bitirelim öyleyse:
    "...
    Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
    pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
    yan gelmişim diz boyu sulara
    hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
    hiçbirinizle döğüşemem
    Siz ne derseniz deyiniz
    benim bir gizli bildiğim var
    Sizin alınız al inandım
    morunuz mor inandım
    ben tam kendime göre
    ben tam dunyaya göre
    ama sizin adınız ne?
    Benim dengemi bozmayınız."

Alıntı #2

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:51

0

"Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı."

Kürk Mantolu Madonna

Вальс

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:13

0

Evgeny Grinko... Not edin bu ismi. Yıllar sonra "Ben popüler olmadan önce de tanıyordum" diyebilmeniz için önemli. Başınızın göğe ereceğinin garantisini vermiyorum.

Alıntı #1

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:20

0

Tutunamayanlar (S: 577)

Dünyanın En Gereksiz Adamı

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:58

0


Benim bu adam! Dünyaya bir Messi, bir Tolstoy, bir Freddie Mercury, bir Neil Armstrong hüviyetinde gelmemiş olmam benim suçum değil belki ama bazı şeyleri değiştirmek için en ufak bir çaba sarf etmiyor oluşumun yegâne sorumlusu benim. Eğitimini tamamlamış, askerliğini 'ölmeden' noktalamış bir yurdum erkeği için sırada ne varsa o bende yok. Yani, şimdilik... İlerisini bilemiyorum. Peki bende olan ne? Emektar bir PS3'üm var mesela; sonra kitaplarım, dizilerim... Para kazandırmıyorlar ama az buçuk beni mutlu etmeye yetiyorlar. Para kazandıran yerleri de denedim elbet. Mutluluk, huzur ve sağlık dışında her şeyi veriyorlar; tabii geride bir şey kaldıysa... İşte tam da bu yüzden birlikteliklerimiz 6 aydan fazla sürmüyor. Televizyonda bas bas bağırıyor ya adamın teki: "Bu değil, bu hiç değil; ben farklı bir şey istiyorum" diye, kızmayın ona, haklı çünkü; kendimden biliyorum. Beni hem mutlu edecek hem de para kazandıracak o farklı şeyi bulsam belki de gereksizliğimi başka birine devredebilirim ama öyle görünüyor ki uzun bir süre daha unvanımı kaptırmaya niyetim yok. Hele hele etrafımda "Sen de bir haltı beğenmiyorsun" diyen robotlardan yığınla varken zor. Bugün ömrümün 26 senesini geride bıraktığım gün ve şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum ki 26 senede 26 adım yok katedemedim. Dolayısıyla yanımdaki spot ışığın ve bir kadeh şarabın bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi dünyanın en gereksiz adamı ilân ediyorum. Sağlıcakla...

Bugün Bayram

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:09

0

Eee? Kime bayram peki? Öyle ya, onun da cevabını versin birisi.

Ömrümün geri kalan bölümünde istisnasız yanında olduğum her an huzurlu ve mutlu hissettiğim o tek insan olmadan geçirdiğim ilk bayram bu. Bununla birlikte belirtmem gerekiyor ki; hiçbir zaman doğumumla bana hediye edilen akrabalara güzel görünmek gayesiyle ciciler giyinerek, samimiyet yoksunu el öpüşlerle geçirmedim ben bayramlarımı. Bayram dediğin ne ki zaten? Kapı kapı dolaşıp, cebine sıkıştırdığı şekerle mutlu olan veletlerin yüzünde görürsün bayramı; normalde bir telefon açmaya dahi tenezzül etmeyeceğin o adamın ve yanındaki kadının ellerinden, peşlerindeki ufaklığın da gözlerinden öperken değil.

Mart ayına değin bir mezar başında ağlamamış, dua etmemiş, ölümün ağırlığının neye benzediğine dair zerre fikri olmayan biriyken, dün kendimi "çiçek dikme + mezar sulama + dua etme = 10 dakika" adlı aktivite için 190 kilometre harcarken buldum. Yaşasaydı bu bayram elini öpüp, samimiyet göstereceğim; muhtemelen de sıkı sıkı sarılacağım tek insana karşı ruhumu rahatlatabilmek için...

Eh! Öyleyken böyle olur, söz söylenir göz dolar, martlar ağustos olur...

"Eh abiciğim, yaşı da varmış epey!"

Daha 85 yaşındaydı... Bir insanın en az 1000 yıl yaşaması gerektiği için de haliyle çok erkendi.

Hepsi gibi...

Dümbelekliğin lüzumu yok!

Samimiyetsizliğiniz mübarek olsun...