Pazartesi Notları #119

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:15

0

  • Bir itirafla başlayalım: İnternet ortamında kullanmakta olduğum nick kabul ediyorum ki ergenlikten kalma ve sırf sürekliliği bozmamak adına değiştiremiyorum. Tanıyan az buçuk insan bu kullanıcı adı ile tanıdı beni. Yine de bir yerlerde "morannon" ya da "osgiliath" gibi kullanıcı adlarını görürseniz, onlar da ben olabilirim. Olmama ihtimalim de az değil.
  • Eskiden Blogger hep dutluktu. Farklı bir büyüsü vardı işte. Güzel insanların evi gibiydi. Özellikle birkaç sene öncesine kadar Blogger'da bulunmaktan büyük keyif aldığımı hatırlıyorum. Birçok da arkadaş edindim ama ben onları pek çoklarının gördüğü gibi "sanal arkadaş" olarak görmeyi yok sayıyorum. Gündelik yaşantımızda gittiğimiz okulların, çalıştığımız iş yerlerinin,yaşadığımız mahallenin bizlere dayattığı zorunlu arkadaşlıklardan çok daha fazlasını verdiğini düşünüyorum ben. Sormazsınız ya, "neden" sorusuna da cevap vereyim. Şöyle ki; burada siz bir ilgi alanı yaratıyorsunuz ve sizin kim olduğunuza dair zerre fikri olmayan insanlar yaratmış olduğunuz alan dolayısıyla sizinle iletişime geçiyor. Herhangi bir zorunluluk yok yani ortada. Demem o ki; pek çok Blogger bir vakit bana çok büyük iyilik etti farkında olmadan. Şimdi o güzel Blogger'lar o çirkin Tumblr'lara binip gittiler... Çok ayıp ettiler!
  • Hayatı Holden Caulfield tadında yaşamak istiyorum. Fakat istemek hiçbir şeydir, biliyorum; harekete geçmek her şey.
  • Yıl olmuş neredeyse 2013, Çelik bile değişmişken bir türlü değişemeyen o kadar insan var ki. Çelik'in değişmesini de ağza çok sakız ettik, farkında değilim sanmayın.
  • Özel bir havayolu şirketinin "Kızınızın ismini en yeni uçağımıza verelim" gibi aşırı seksist ve aynı oranda iğrenç bir kampanyası var. Sanıyorum yeni uçağın halk arasında yaygın olarak kullanılan "kız gibi" sıfatına layık olduğunu düşündükleri için bu yolu seçmişler.
  • Bazen hiç mutlu olamayacağınızı hissettiğinizde öyle bir an geliyor ki duygularınız 180 derece değişebiliyor. Geçtiğimiz hafta sonu Felipe Melo'nun son dakikada kurtardığı penaltı da böyle anlardan biri işte. Galatasaray da olmasa 'umut' ve 'mutluluk' kelimelerinin anlamı için sözlüğe bakardık pek çoğumuz.
  • Hükümet CERN'den elini ayağını çekmeye karar vermiş. Bilime yatırım yapana kadar diyanete milyarlar harcarız, değil mi ama!
  • Tekrar izlemek lazım: Los lunes al sol (Güneşli Pazartesiler). Hatta abartıp hayatımızın filmi yapmalıyız birçoğumuz.
  • Bu haftayı da Özdemir Asaf ile kapatalım; sağlıcakla:

    "Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
    inanırdım saadetli yolculuklara;
    adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz
    Bütün hızımla koşardım dalgalara
    o zaman beni görseydiniz...

    Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
    beni o zaman görseydiniz
    siz de gelirdiniz peşimden

    Ama şimdi şu akşam saatinde
    son liman kendim, bu döndüğüm;
    bilmiş, bulmuş, anlamış
    hatırımda, bir vakitler güldüğüm
    yoluna can serdiğim o kaçış

    Şimdi, şu akşam saatinde
    dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış
    denizlerin doymayan sahilinde."

Alıntı #3

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 15:46

0

Dövüş Kulübü (S: 28)

Yağmur

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:45

0


Not et! Yağmurlu bir gecede şehirler arası bir yolculuğa çıkmadan evvel çantaya atılacak bir Bülent Ortaçgil şarkısı her şeyi daha güzel kılar. Yağmur iyidir...

Her şey olur,
her şey büyür,
her şey geçer,
hayat kalır...

Uyanmak Gerek

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 16:30

0


Dünya zalimin, zenginin olsun
Cehennem kötünün, cennet iyinin olsun
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
sevgili bizim olsun, canı canımız olsun.

90'lı Yıllar #17

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 02:00

0

"Dön Bak Ayna'ya" belki harçlıklarımdan ayırıp satın aldığım ilk albüm değildi ama çok rahatlıkla söyleyebiliyorum ki dinlemekten en çok eskittiklerimden biriydi. Ortaokulda olmalıyım o yıllarda... Yaşıtlarımın durumu neydi bilemiyorum tabii ama o vakte kadar aşk kelimesinin lugatımda yeri olmamıştı. Haliyle her türlü entrika ve sevda masalının kendine kurulacak bir köşe bulduğu şarkılara kendimi nasıl kaptırıyordum, hâlâ hatırladıkça şaşar kalırım. Bilimadamlarını geç de olsa bu durumu araştırmaya çağırıyorum.

Bu yazının öznesi olan şarkının klibiyle başladı tabii benim Ayna'ya olan hayranlığım. Kral TV'nin arabeskin dibine vurmadığı, mütemadiyen (bu kelimeyi de öyle bir seviyorum ki) popüler Türk müziğinden seçkiler sunduğu yıllardı. Uzatmayayım, "VJ Bülent'li yıllar" desem 'şıp' diye hatırlarsınız aslında.

Neyse... Açıkçası şarkı da klip de beni can evimden yakalamıştı. Şarkının ve özellikle sözlerin neden bu kadar etkilediğini anlamadığımı başta da belirtmiştim ama özellikle gazetelerin üçüncü sayfasından arak bir senaryoyla karşımıza çıkan klibi sahne sahne ezberleyecek noktaya gelmiş olduğumu da şimdi öğreniyorsunuz. Yıllar geçtiktan sonra anlıyorum ki güfte konusunda hakikaten başarılı olan bir şarkının böylesine alakasız bir kliple pazarlanması büyük hata. "90'lı yıllar geçiş dönemiydi" derler ya, bok yemişler afedersiniz. Klipleri atın bir kenara, o yıllar Türk popüler müziğindeki gerek güfte gerekse beste kalitesini günümüz popüler müziğinde bulmak mümkün değil.

Hani yaşımız kemâle erdi... Şarkılarda ilk aradığımız şey müzik değil artık. Satır satır seçiyoruz şarkılarımızı. Kendimizden, yaşanmışlıklarımızdan bir şeyler bulamazsak sahiplenemiyoruz eskisi gibi. Albümün üzerinden geçen 14 senenin ardından rahatlıkla söyleyebiliyorum ki Sen Unutma Beni bana ilk günkünden daha az haz ve duygu yoğunluğu vermiyor. Belki de duygusal gelişimime ciddi ölçüde katkı sağlayan bir ayna oldu. Ayna'ya selam olsun...
-------
Pek çoğumuz "Ayna'daki kel adam" olarak tanıdık Cemil Özeren'i. Hatta 2 gün önceki vefat haberine kadar büyük bir çoğunluk için hâlâ öyleydi. 2012, çocukluğuma ait çok fazla şeyi ve insanı kaybettiğim bir yıl oldu/oluyor. Büyüyoruz... Büyüdükçe etrafımızdaki güzellikler azalıyor. Bir zamanlar bizi mutlu etmeye yeten ufak tefek detaylar bile hatırladıkça can sıkmaya başlıyor. Ve neyi anlıyorum biliyor musunuz? Anılar hiçbir işe yaramıyor!

Öncesi ve Sonrası

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:10

0


Soldaki fotoğraf Hakan Şükür milletvekili seçilmeden öncesine ait; sağdakiyse seçildikten sonrasına... Bilimadamları midenin sindiremeyeceği tek maddenin elmas olduğunu söyler. Yalan!

Sinnerman

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 13:33

0



"Günahkâr adam, günahkâr adam... Nereye kaçacaksın o gün geldiğinde?"

Pazartesi Notları #118

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 01:30

3

  • 348 günlük bir aranın ardından kim, neden, nasıl dürttüyse yeniden pazartesinden pazartesiye mırıldanmaya karar verdim. Kim bilir, belki de hiçbir zaman bırakmamıştım.
  • George R.R. Martin imzalı Buz ve Ateşin Şarkısı serisini okuyorum bir süredir. Daha popüler adıyla Taht Oyunları olarak bilinen eser hani... Pek çok dizi/film-kitap uyarlaması gördüm ama esere bu denli sadık kalındığına ilk kez tanıklık ediyorum. Bununla birlikte okurken yazarın hayal gücüne ve yarattığı evrene hayran olmamak elde değil. Müthiş bir hikâye olmasının yanında anlatım dilinin biraz daha yetkin olmasını dilerdim.
  • Bu arada kitapları Türkçe'ye Sibel Alaş çeviriyor. Hani 90'lı yıllar Türk pop müziğinin emekçilerinden Sibel Alaş...
  • 90'lı yıllar Türk pop müziğinden bahsetmişken... Çokça zamandır alayla bahsedilen o dönem pop müziğini özlemediğimi söylesem yalan söylemiş olurum. Ayrı bir havası, ayrı bir tadı vardı. Yok muydu? Bugün bir Hakan Peker yok. Kenan Doğulu'dan yığınla var belki ama bir Bora Öztoprak hiç yok.
  • Göksel Baktagir... İtinayla dinleyiniz.
  • Siz siz olun son dönem popüler bir Türk filminin gazına gelip sevdiceğinize "Evimsin" gibi bir hitapta bulunmayın. Hiç hoş duruyor mu Allaseniz?
  • The Hobbit: An Unexpected Journey'nin vizyona girmesine artık bir aydan çok daha az bir süre kaldı. Yüzüklerin Efendisi'ni üçleme haline getirme riskine kılı kırk yararak giren New Line Cinema filmlerin gişedeki başarısından güç almış olacak ki hepi topu 350 sayfalık bir kitaptan üçleme çıkarmayı başardı. Her ne kadar Peter Jackson'ın işin altından başarıyla kalkacağına inanıyor olsam da sırf parasal kaygılardan dolayı böyle bir şeye soyunması pek hoşuma gitmedi açıkçası. Ha bir de, n'olur bu filme giderken Yüzüklerin Efendisi gibi bir başyapıt göreceğiniz umuduyla gitmeyin. Tamam, konusu itibariyle Yüzüklerin Efendisi'ne hazırlık gibi görülebilir ama her şeyden önce Tolkien'in çocukları için yazdığı bir masal bu.
  • Geçmişle yaşamaya bayılan bir toplumuz. Fi tarihindeki o güzel şairlerimizden neden artık yok mesela.
  • Her haftayı bir şairle, ilk haftayı da Turgut Uyar'la bitirelim öyleyse:
    "...
    Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
    pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
    yan gelmişim diz boyu sulara
    hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
    hiçbirinizle döğüşemem
    Siz ne derseniz deyiniz
    benim bir gizli bildiğim var
    Sizin alınız al inandım
    morunuz mor inandım
    ben tam kendime göre
    ben tam dunyaya göre
    ama sizin adınız ne?
    Benim dengemi bozmayınız."

Alıntı #2

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:51

0

"Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı."

Kürk Mantolu Madonna

Вальс

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:13

0

Evgeny Grinko... Not edin bu ismi. Yıllar sonra "Ben popüler olmadan önce de tanıyordum" diyebilmeniz için önemli. Başınızın göğe ereceğinin garantisini vermiyorum.

Alıntı #1

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:20

0

Tutunamayanlar (S: 577)

Dünyanın En Gereksiz Adamı

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 19:58

0


Benim bu adam! Dünyaya bir Messi, bir Tolstoy, bir Freddie Mercury, bir Neil Armstrong hüviyetinde gelmemiş olmam benim suçum değil belki ama bazı şeyleri değiştirmek için en ufak bir çaba sarf etmiyor oluşumun yegâne sorumlusu benim. Eğitimini tamamlamış, askerliğini 'ölmeden' noktalamış bir yurdum erkeği için sırada ne varsa o bende yok. Yani, şimdilik... İlerisini bilemiyorum. Peki bende olan ne? Emektar bir PS3'üm var mesela; sonra kitaplarım, dizilerim... Para kazandırmıyorlar ama az buçuk beni mutlu etmeye yetiyorlar. Para kazandıran yerleri de denedim elbet. Mutluluk, huzur ve sağlık dışında her şeyi veriyorlar; tabii geride bir şey kaldıysa... İşte tam da bu yüzden birlikteliklerimiz 6 aydan fazla sürmüyor. Televizyonda bas bas bağırıyor ya adamın teki: "Bu değil, bu hiç değil; ben farklı bir şey istiyorum" diye, kızmayın ona, haklı çünkü; kendimden biliyorum. Beni hem mutlu edecek hem de para kazandıracak o farklı şeyi bulsam belki de gereksizliğimi başka birine devredebilirim ama öyle görünüyor ki uzun bir süre daha unvanımı kaptırmaya niyetim yok. Hele hele etrafımda "Sen de bir haltı beğenmiyorsun" diyen robotlardan yığınla varken zor. Bugün ömrümün 26 senesini geride bıraktığım gün ve şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum ki 26 senede 26 adım yok katedemedim. Dolayısıyla yanımdaki spot ışığın ve bir kadeh şarabın bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi dünyanın en gereksiz adamı ilân ediyorum. Sağlıcakla...

Bugün Bayram

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:09

0

Eee? Kime bayram peki? Öyle ya, onun da cevabını versin birisi.

Ömrümün geri kalan bölümünde istisnasız yanında olduğum her an huzurlu ve mutlu hissettiğim o tek insan olmadan geçirdiğim ilk bayram bu. Bununla birlikte belirtmem gerekiyor ki; hiçbir zaman doğumumla bana hediye edilen akrabalara güzel görünmek gayesiyle ciciler giyinerek, samimiyet yoksunu el öpüşlerle geçirmedim ben bayramlarımı. Bayram dediğin ne ki zaten? Kapı kapı dolaşıp, cebine sıkıştırdığı şekerle mutlu olan veletlerin yüzünde görürsün bayramı; normalde bir telefon açmaya dahi tenezzül etmeyeceğin o adamın ve yanındaki kadının ellerinden, peşlerindeki ufaklığın da gözlerinden öperken değil.

Mart ayına değin bir mezar başında ağlamamış, dua etmemiş, ölümün ağırlığının neye benzediğine dair zerre fikri olmayan biriyken, dün kendimi "çiçek dikme + mezar sulama + dua etme = 10 dakika" adlı aktivite için 190 kilometre harcarken buldum. Yaşasaydı bu bayram elini öpüp, samimiyet göstereceğim; muhtemelen de sıkı sıkı sarılacağım tek insana karşı ruhumu rahatlatabilmek için...

Eh! Öyleyken böyle olur, söz söylenir göz dolar, martlar ağustos olur...

"Eh abiciğim, yaşı da varmış epey!"

Daha 85 yaşındaydı... Bir insanın en az 1000 yıl yaşaması gerektiği için de haliyle çok erkendi.

Hepsi gibi...

Dümbelekliğin lüzumu yok!

Samimiyetsizliğiniz mübarek olsun...

Neye Yarar Hatıralar?

Posted by Anıl | Posted in , | Posted on 22:40

0

İnsan belli bir yaşa geldiyse ve henüz çok sevdiği birini ebediyete uğurlamamışsa zamanının büyük bir bölümünü olası kayıplarını düşünerek geçiriyor. İş yok, tuttuğu takım yenilmiş, sevgilisi terk etmiş, girdiği sınavdan kalmış... Gece olup da başını yastığa koyduğun o an hepsi sıradan şeyler oluveriyor bir anda. Ölümü düşünüyor insan, günü geldiğinde sahip olabileceği tek şeyi. Kendi ölümünü değil ama çokça sevdiklerinin. "Kaybedersem ne olur" dediklerinin...

Sonra gün geliyor, o zamana kadar hep filmlerde olur sandığın şeyin tam ortasında buluveriyorsun kendini. Bir hastane koridorunda yere çökmüş beklerken az sonra karşı odanın kapısında görünüverecek doktorun gözlerinde umudu arıyorsun. Vermiyor ama sana... "Biz elimizden geleni yaptık" demekle yetiniyor. Koridorun öteki tarafında senden pek de farkı olmayan babanın hıçkırıkları çalınıyor kulağa...

"Son"dan 10 gün önce böbreklerinin %18'inin çalışır durumda olduğu gerekçesiyle hastaneye kaldırılıyor çakı gibi kadın. Yoğun bakım ünitesine alınıyor ve günde yanına sadece bir ziyaretçi kabul edildiği için göremiyorum uzun süre. Umutlu haberlerini alıyorum ama... Güçlü kadındı benim babaannem. Kaç defa çomak sokmuşluğu vardı feleğin tekerine, bunu da atlatırdı elbet... İlkokula giderken rahatsızdı, annemin beni banyo yaptırırken "Babaannen bu ameliyattan sağ çıkamayabilir, metanetli olmalısın" diyerek teselli etmeye çalıştığı günler dün gibi. Hiçbir şey olmadı babaanneme. Dedim ya güçlü kadındı. Ortaokula geçtiğimde kalbi rahat bırakmadı bu kez. Önce anjiyo, ardından by-pass oldu. Doktorların yediğine içtiğine dikkat et uyarılarını "atın ölümü arpadan olsun" diyerek geçiştirdi. Keyfine düşkündü babaannem. O yüzdendir ki hayatını doktorlar değil, kendisi yönlendirdi. Üniversitedeyken de askerdeyken de sağlık sorunları hep oldu ama o hayatı istediği gibi yaşamaktan bir gün olsun vazgeçmedi.

20 Mart'ta yoğun bakımdan çıkardılar babaannemi. Kardeşimle birlikte soluğu yanında aldık. Hastane şartlarından şikayet ediyordu. "Şuradan bir çıkayım, yazın köye gidip köfte yapıp yiyelim" dedi. Uzun zamandır görüşmedikleri annemin akşam ziyaretine geleceğini söyledim, gözleri doldu. "Sen de gel" dedi. Akşam kursumun olduğunu ama ertesi gün yeniden yanına geleceğimi söyledim. Gidemedim... Sanki yoğun bakımdan herkesle son bir kez helalleşebilmek için çıkmış gibi gece yarısı yeniden yoğun bakıma alındı. Sonradan öğrendim ki o akşam hastane odasında ikisi de karşılıklı ağlaşmışlar: Annem ve babaannem.

Yoğun bakımda iken aynı odada kaldığı iki kişinin ölümüne tanıklık edip, bunu o gece anneme; "Herkes böyle ölüyorsa ölmek çok zor" diyen kadını bundan tam bir ay önce, 23 Mart'ta kaybettik. Her ay en az bir kez 3-4 günlüğüne gittiğim yaşadıkları ilçeye gitmek bu kez çok zor oldu. Çocukluğumun ziyafetlerle, aile eğlenceleriyle geçtiği o kocaman eve bu kez başka bir gerekçeyle girmekten daha fazla can sıkan şey ise o koca evde dedeyi tek başına bulmaktı. Evin içinde nereye bakarsam bakayım gördüğüm tek şey babaannemin her bir köşeye bıraktığı emeğiydi.

Zamanında okuduğum bir yazıda yakınını kaybeden bir insanın geçeceği dört aşamadan bahsediliyordu. Buna göre kaybedenin ardından ilk hissedilen inkardı. "Ölmedi ki" demekte ararmış insan çareyi. Sonra bunu isyan evresi takip edermiş. "Hepimizin gideceği yer orası" klişesine "Neden" sorusuyla karşılık verilirmiş. İsyanın yerini matem alırmış bu kez... Baktığın her yerde onun yokluğunu görür, kadehini göğe kaldırıp seni bir yerlerden izlediğine inandığın o güzel insana selam çakarmışsın... En nihayetinde sonsuz özleme ulaşırmış insan. O kişi yanından hiç ayrılmaz, nihai sonuna dek bir yanında hep saklı kalırmış. Sanırım şu an benim de içinde olduğum evredir burası... Dolabı her açışta artık içini dolduracak bir beden bulamayan elbiseler ile göz göze gelince çöken tarifi mümkün olmayan bir özlem... Kaç sene daha yaşarım bilemiyorum ama nefes alıp vermeye devam ettiğim müddetçe güzel babaannemi tekrar göremeyecek olmak hissi beni yiyip bitiriyor. Şarkı da güzel söylüyor ama:

"Gittin şimdi sen, yoksun yanımda
bir şey istemem, neye yarar hatıralar?"

Dear Heart...

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 17:45

0

...there are other girls in the world, you know.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 80

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 21:30

0

Bağlantı"Gentlemen, you can't fight in here! This is the War Room."
(Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb -
Peter Sellers)

Dinlenmesi Gerekenler (59) - I Could Be Nothing

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 20:30

0

Great Lake Swimmers - I Could Be Nothing by ultranil1905

It goes on forever along the shoreline
It never will end on the shores of my mind
I travel along ‘til the sleep takes me in
where have I ended, where do I begin?

Sand blankets are littered with stones whipped across
Dead things in the water, forgotten or lost
The branches have surfaced and now they are lean
The trees have washed up here
stripped bare, and washed clean

The waves kiss and gently caress on the shore
Kissing and winking, and calling for more
The waves like wagging tongues do adore
and whisper there softly to the sand on the shore

You would be nothing without me
I could be nothing
said the waves to the sand
I could be nothing without you

Each ones shifts and weakens a little
neither aware just how much they are brittle
Each one shifts and weakens a bit
allowing the other to live and exist

Water and patience, pressure and time
cuts through the faces of rocks we have climbed
The army of kisses, the lake never tires
the kisses that can put out all of my fires

You could be nothing without me
I could be nothing
said the waves to the sand
I could be nothing without you
without you, I would be nothing
without me, you could be nothing
said the waves to the sand
I could be nothing without you

GREAT LAKE SWIMMERS

23 Nisan'da Bu Blog Yağız'ın!

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 00:00

0

YAĞIZ (6), UNICEF yararına Roche tarafından düzenlenen ‘Geleceğin Yıldızı Sensin! Ne Olmak İstersin?' resim yarışmasına katıldığı resmini paylaşıyor.

"Büyüyünce ne olmak istersin?" Şüphe yok, hayatımın en korkunç sorusuydu. Sanırım bana tek katkısı 'stres' sözcüğünün anlamını idrak etmemi sağlamış olmasıdır. Bilhassa akşam gezmelerinde üzerime yönelen her bakışın sonunda mutlaka bu soru gelirdi? Ne olabilirdim yahu! Çocukluk kahramanlarım vardı mesela, Power Rangers... Çok çalışırsam, yüreğimde umudu ve sevgiyi beslersem büyüdüğümde aralarına kabul ederler miydi beni? İş verirler miydi? Bukalemun Ranger olurdum hem, sürekli renk değiştirirdim. Çok afili olurdum, çok!

Bu blog bugün Yağız'ın... Resim de ona ait. Sanatçı olmak istiyor Yağız. Ne de güzel resmetmiş hayâlini... Bir hayâlim olsaydı peşinden koşabilirdim ben de, ya da Power Rangers gerçek olsaydı...

Bir gün perde kalkacak ve Yağız sahnede öyle bir performans ortaya koyacak ki izleyiciler onu ayakta alkışlayacak. Ben de orada olacağım, sana söz Yağız!

Başta Yağız olmak üzere tüm çocukların 23 Nisan'ı kutlu olsun!

Mutlu olun çocuklar...

90'lı Yıllar #16

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 23:30

0

Platonik bir aşkın esiriyseniz, bu topraklardan çıkıp da hem kulağınıza hem de ruhunuza hitap edebilecek iki şarkı bilirim. Bunlardan ilki Hüseyin Turan'dan dinlediğimiz Söyleyemedim, bir diğeri ise az sonra dinleyeceğiniz Ajlan&Mine ikilisinden Mine'nin seslendirdiği Günahımsın'dır. Hayır, kendimden biliyorum. İnsan yaşanmışlıklarına şarkıları eklemezse, ruhunu nasıl huzura erdirebilir?
2008 miydi? Sanırım öyle. İkinci perdesi de var hatta... O da bir sene sonra oynandı. Mine Çağlıyan'ın her "Neden, neden bu imkansız aşka düştüm bilmiyorum" haykırışı "Sen asla benim olmayacak kadar uzaktasın, sen en büyük günahımsın" ile tamamlanırdı... Bense sorgulardım; "Bir insanın başka bir insanla beraber olması neden günah olsun ki?" Aslolan bu uğurda elinden gelebilecek çok fazla şey varken, hiçbir şeyle yetinmenin günah olmasıydı. Son kararımdı bu...
Günahımsın, kanımca, 1990'lı yıllarda çıkıp da kopan her takvim yaprağı ile birlikte biraz daha kaybolan birkaç başarılı şarkıdan biriydi. Bunca sene boyunca çok az kişinin bilinmesi, şarkının o az sayıdaki kişi tarafından sahiplenilmesine yol açmadıysa, ben de ne olayım. Yukarıda belirttiğim zaman aralığında öylesine sahiplendiğimi hatırlıyorum ki başka birinin şarkıyı hatırlamaması, keşfetmemesi; dolayısıyla popüler hâle getirmemesi için çok şey verebilirdim. Sular durulup, yolunu bulduğundan beri, bu şarkıyı unutturmamayı kendime görev ediniyorum sanırım. Ben yeteri kadar eskittim nihayetinde...
Şarkının öyle bir büyüsü var ki, bunu ancak kötü bir klip bozabilirdi. Doğru düzgün klip bulmayı bırakın, doğru düzgün şarkının dahi çıkmadığı, iyilerin değil kötülerin konuşulduğu 90'lı yıllarda böylesine başarılı bir şarkının kötü klibini sanırım görmezden gelebiliriz. Yine de öyle bir klip ki, "Mine, Arabistan'a tatile giderken, sanırım klibi yolda aradan çıkarmış" diye düşünmeden edemiyorum. Yahu, klipte şarkıyı anlatan bir tane bile tema yok! "Yasak bu sevda bana" diye seslenirken Arap çöllerinde kum kayağı yapmayı, "Sen asla benim olmayacak kadar uzaktasın" diye sızlanırken çölün göbeğine kurulmuş bir çadırda başbaşa kebap yemeyi bana nasıl anlatabilirsiniz ki! 2009'a kadar bekleyip, o dönemki beni kayda alsaydınız inanın yılının klibini çekerdiniz.
Neyse efendim, klipteki tek güzel şey Barış Manço. Şarkının hakkını yedirmem ama!

Mary and Max

Posted by Anıl | Posted in | Posted on 18:00

1

Hatırlıyorum... Yılbaşı öncesi aldığım kar temalı kartpostalların arka tarafına kalemim elverdiğince bir şeyler yazar sonra onu anneannem ve dedeme postalardım. Her sene tekrar ederdim bunu. İlkokuldaydım henüz ve internet denen şey girmemişti hayatımıza. Postacıların kredi kartı dökümanları ve icra tebligatlarından çok mektup taşıdığı yıllardı... Sonrasında da değişen pek bir şey yok aslında. Ara ara değreşen romantizmi bir kenara bırakırsak dilimizde pul tadı kalmadan, postaya para ödemek zorunda kalmadan kendi işimizi kendimiz görebiliyoruz artık. Hem öyle bir mektubun adrese ulaşmasını günlerce beklemek zorunda da değiliz. Sesini duymadığım, yüzünü görmediğim pek çok e-posta arkadaşım var(dı) benim. İnsanlar en yakınlarına anlatamadığı pek çok şeyi başka bir yerde nefes aldığını bildiği o insana rahatlıkla anlatabiliyor. Her şey tek bir "enter" tuşuna bakar...
İnsan neden mektup arkadaşı arar? Pek çok sebebi vardır muhakkak. İçimizde kopan fırtınaları tanıdık yüzlere anlatamıyor oluşumuz nedenlerden biri olabilir mi? Peki ya yalnızlık? Kesinlikle. Sosyalleşme konusunda sıkıntı yaşayan, toplum içerisinde kendini rahat hissedememe kaygısı güden, bununla birlikte yazılı olarak kendini güvenli evinde hisseden kimselerde bunun izlerini bulmak mümkün. "Ne insanlar tanıdım Twitter arkadaşları gerçek arkadaşlarından daha fazla" gibi bir muhabbete girmeden olayı bağlayacağım. Bir sosyolog değilim, psikiyatrist hiç değilim. Ancak insanın kendini yalnız hissettiği anlarda deniz kenarına gidip gözlerini daldırdığı ufuk çizgisinde bir şeylerin izini sürdüğünü ya da yağmurun ıslattığı caddelerde hiç kimse olmayan kalabalığın arasında kaldırımlarını dövdüğünü iyi bilirim. Sizin de bildiğinize ve bunun okulunu okumadığınıza eminim.
"Yağmur yağdığında koyunlar çeker mi? Peki göbek deliğimizde biriken pamukların rengi neden hep mavidir?" 8 yaşındaki Mary bunları düşünür çokça zaman. Sahip olduğu horozundan başka bir arkadaşı olmadığı için düşünmek için fazlasıyla zamanı vardır. İlgisiz ebeveynlerinin kendi hallerinde dertleri vardır. Mary kıvamı arttırılmış sütü çok sever. Bir de çikolatayı... Alnının orta yerinde konuşlanmış doğumdan kalma o çirkin izi aynaya her baktığında görmek zorundadır. Hayatında bir şeyleri değiştirmelidir. Afres defterinden rastgele bir isim seçer ve yazdığı mektup Avustralya'dan New York'a kadar uzanır.
Max Horovitz... Göbeğiyle tezat oluşturabilecek bir hayatı vardır. 44 yaşındadır. Toplumda herhangi bir yer edinememiş, aşkın tadına bakmamış, toplumun yazısız kurallarına karşı gelen, evcil hayvanları ve psikoloğu dışında arkadaşı olmayan, her şeye takıntılı, Asperger Sendromundan muzdarip bir adam... Hayatındaki renksizlik filme yansımıştır. Zira Max'in sahnelerinin tamamı siyah-beyazdır ve sahnelerdeki tek renk Mary'den gelen hediyelere aittir. Benzer olarak Max'in Mary'e gönderdiği hediyeler de Mary'nin yanındayken renklerini kazanır.
"Max hoped Mary would write again. He'd always wanted a friend. A friend that wasn't invisible, a pet or rubber figurine."
2009'da tamamlanan Mary and Max, Avustralyalı genç yönetmen Adam Elliot'un ilk uzun metraj stop-motion filmi. Daha önce 2003 yılında çektiği Harvie Krumpet ile en iyi kısa animasyon Oscar'ını kucakladığında haliyle sonraki projeleri için çıtayı da yükseltmiş oldu. İki film arasındaki altı sene Mary and Max'in yapımına harcandı ve beklenen film geç de olsa gelmiş oldu. Öyle ki sadece çekimler için ayrılan süre 15 ayı bulur.
Mary and Max bir animasyon, fakat bu haliyle bile türün diğer filmlerinden ziyadesiyle ayrılmayı başarıyor. Her şeyden önce yanınıza küçük yeğeninizi alıp da izleyebileceğiniz türden bir animasyon değil. Filmde çok fazla psikolojik unsur var. Satır aralarına sıkıştırılan ince espriler de İngiliz kara mizahı kokmuyor değil. Birbirine uzak iki insanın aynı gökyüzünde birbirlerini bulmaları yüzlere tebessüm yerleştirmeye yetiyor nihayetinde.
"You are my best friend. You are my only friend."